Atatürk'ün Türk diline verdiğini önemi belirten sözleri nelerdir?
Atatürkün Türk diline verdiği önemi anlatan sözlerini yazarmısınız?
ATATÜRK'ÜN TÜRK DİLİNE VERDİĞİ ÖNEM
Yararlanılan Kaynaklar:
* Bozdağ

İsmet; "Atatürk'ün Avrasya Devleti"

Tekin Yayınevi

2. Basım

1999
* Karakoç

Ercan; "Atatürk'ün Dış Türkler Politikası"

IQ Kültür-Sanat Yayıncılık

2002-İst.
* Kafesoğlu

İbrahim Prof. Dr. ;"Türk Milli Kültürü"

Boğaziçi Yayınları

3. Baskı

İstanbul
* Kaplan

Mehmet; "Kültür ve Dil"

Dergah yy.

7. Baskı

1992-İst.
* Atatürk Kültür Merkezi

"Bilge Dergisi"

yıl:1997

sayı:14
Toplumları millet haline getiren en önemli unsur dildir. Dil

duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu gibi

insan topluluklarının bir yığın ve kitle olmaktan kurtaran

aralarında "duygu ve düşünce birliği" olan bir cemiyet yani 'millet' haline getiren en önemli kültürel değerdir. Ayrıca dil

kültürün temeli olduğu gibi taşıyıcısıdır da

. Dili yok ettiğiniz takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. Bu sebeple dili korumak

koruyucu tedbirler almak önemlidir.
Bizler Türk'üz ve dilimiz Türkçe'dir. Türkçe; dünyanın en eski

köklü ve en zengin iki dilinden biridir. Dil bilimcilere göre; kelime türetme yeteneği bakımından da dünyanın en güçlü dilidir. Her konuya ve duruma göre karşılık vermeye en müsait dil yine Türkçe'dir. Ayrıca Türkçe

yazıldığı gibi okunması özelliğiyle de gıpta edilen bir dildir. Türk dilinin bu güzelliğini ve gücünü bilen

Türk dili konusunda önemli çalışmalara imza atan en önemli kişi

hiç şüphe yoktur ki

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk'tür. Atatürk

Türk dili konusunda; "Türk milletinin dili Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel

en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk

dilini çok sever ve onu yüceltmek için çalışır. Bir de Türk dili

Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının

an'anelerinin

hatıralarının

menfaatlerinin

kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir

zihnidir." diyerek hem Türk diline verdiği önemi

duyduğu sevgiyi belirtmekle beraber

Türk dilinin büyüklüğünü ve Türk milleti için önemini ortaya koymuştur.
Atatürk

bir dil bilimci değildi. Ancak

dile sadece bir devlet adamı ya da siyasetçi gözüyle de bakmıyordu. O

dilin bir milleti meydana getiren unsurları bir arada tutan en önemli etken olduğunu biliyordu. 1931 yılında söylediği sözle bunu açıkça beyan etmişti. "Milletin çok açık niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne

Türk toplumuna bağlı olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru değildir." Ayrıca Atatürk'ün

dil konusundaki hassasiyeti eski tarihlere dayanmaktaydı. 1916 yılında okuduğu şiir kitaplarına dil konusunda notlar düşmesi bunun açık delilidir.
Atatürk

Türk kimliğini Türkçe ile tanımlıyordu. "TÜRK demek

TÜRKÇE demektir. NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!" diyordu. Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki temel davası Türkçe'yi

dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan kurtarma-koruma

bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak

halkın yabancı dille eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bu konuda da şunu söyleyecektir: "Kat'i olarak bilinmelidir ki

Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas olacaktır." Atatürk ayrıca

Türk dilini geliştirerek ve yayarak

bütün Türk dünyasının lehçe farklılıkları giderilerek müşterek bir dil bağı ile birleşmesini

kısaca bütün Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmek istiyordu. Bu sebeple; "Türkiye dışında kalmış Türkler için

ilkin kültür meseleleriyle ilgilenilmelidir. Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihinde

Türk dilinin kaynaklarına

zengin lehçelerine

eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal Gölü ötesindeki Yakut Türkleri'nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz" diyerek Türk dünyasındaki dil ve tarih birliği çalışmalarına ne kadar önem verdiğini gösterir. Ayrıca 1933 yılında

Sovyetler idaresinde kardeşlerimiz olduğunu

bir dağılmanın olacağını

buna hazırlanmamız gerektiğini

bunun için kö
prüleri sağlam tutmamız gerektiğini söylemiş

kültürün

dilin

tarihin birer kö
prü olduğunu işaret etmiştir.
Gazi Mustafa Kemal

Şeyh Sait ayaklanmasının yarattığı bunalımı atlatır atlatmaz

önce 'Türk Dili Encümeni' kurdu. (Dil ve tarih üzerindeki çalışmalar

önceleri 'encümen' biçiminde başladı. Daha sonra bunlar 'Dil Kurumu' ve 'Tarih Kurumu' haline geldiler) Atatürk bir sözünde

"Milli his ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması

milli hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili

dillerin en zenginlerindendir

yeter ki bu dil

şuurla işlensin. Ülkesini ve yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti

dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" demişti. Bu sözünden yola çıkarak Türk Dili Encümeni'nin kuruluş gayesini anlamak mümkün

Encümenin kuruluşu ile Atatürk

dildeki Arap kökenli sözcükler yerine

halkın içinde yaşayan Türkçe sözcüklerin yerleştirilmesi için bir ön çalışma yaptırıyordu. Her ilde

"Kelime Kolları" kurulmuştu. Öğretmenlerin öncülük ettiği bu kollar

evlerdeki yaşlı insanlarla ilişki kuruyorlar; onların kullandıkları sözcükleri

arapça karşılıkları varsa onları da ekleyerek

Ankara'ya "Dil Encümeni"ne gönderiyorlardı. Gazi Paşa

dili özüne çekmeye

elverdiğince yabancı sözcüklerden arındırmaya kararlı idi. Eğer bir Türk Dünyası yeniden kurulacaksa

onun dili Arap ve Fars dilinin egemenliğinden kurtulmalıydı.
Tarama kolları

önceleri çok başarılı çalışmalar yaptı. Fakat sonraları

bu kollarda çalışanların devlette itibar kazandığına dikkat edenler

halkın arasına girip sözcük derleyeceklerine 'uydurmayı' daha kolay buldular ve çalışmayı yıprattılar. "Dil Taramaları" göze girmenin

yükselmenin ilk basamağı gibi kullanılmaya başlandı.
O dönemde bilimadamlarınca 'Güneş Dil Teorisi' ortaya atılmıştı. Teori; bütün dillerin kökünün-aslının aynı olduğu iddiası üzerine kurulu idi. Kök ise; Türkçe idi. Teori

içeride ve dışarıda büyük heyecan uyandırdı. Meksikalılar

Atatürk'e Astekler'e ait bir kitap gönderdiler ve genç

idealist

çalışkan ilim adamlarınca çalışmalar derinleştirildi. Prof. Adile Ayda Etrüsklerin dili-tarihi üzerinde dururken

Hamit Koşay Baskların dilini inceledi. Lakin

Güneş Dil Teorisi'ni beğenenlerde oldu

aşırı bulanlar

yadırgayanlar da

Atatürk'ün ölümünden sonra bu teori rafa kaldırılacaktır.
Mustafa Kemal Paşa'nın çevresinde okumuşlardan oluşmuş heyecanlı bir ortam vardı

lakin sayıca sınırlı ve bilgi açısından tam anlamıyla yeterli değildi. Ayrıca inanmış ve sağlam bilgi birikimi olanların sayısı çok azdı; onlar da devlet hizmetindeydiler. Ayrıca ATA

hedeflerini en yakınında olan insanlara bile açıkca ifade etmiyordu. Atatürk'ün bu denli dil ve tarih çalışmalarına gömülmesini anlayamayanlar

yadırgayanlar vardı. Lakin Gazi Paşa için

bazı şeylerin azlığı ya da yokluğu

o işin yapılması çalışmalarını durdurmadı

sonuçta durduramamıştır da
Sovyetler Birliği

Mustafa Kemal Paşa'nın yoğun bir Türkolog trafiği yaratmasını

Orta Asya Tarihi üzerinde çalışmasını ve Türkçe'yi

Asya Türkleri'nin kullanabileceği biçime sokmasını dikkatle ve tedirginlikle izliyorlardı. Bu sebeble Sovyetler Birliği

bu ilişki ayaklarından birini yok etmek için yani Türkiye Cumhuriyeti ile yazışmaları engellemek için

kullanılan Arap harflerini yasaklamış

fakat Sovyetler Birliği yönetiminin milliyetçi davrandığını gizlemek

göstermemek için Kirl harfleri ile değil

Latin harfleri ile okuyup yazmayı kanunlaştırmıştı.
Oysa M. Kemal Paşa

"Türkiyat Enstitüsü" nü kurmuş

Sovyetler Birliği'ni Türk ve yabancı Türkologların yağmuruna tutmuş

öte yandan da Türkiye'de basılan kitap ve gazeteleri bu giden

gelenlerin aracılığı ve posta ile göndererek ortak kültür hazırlığına girişmişti. Ama Sovyetler Birliği'nin

Latin harfleri ile okuyup- yazmayı zorunlu hale koyması

bu kö
prüleri yıkıyordu. Oysa dilde birlik kurulmadıkça

birliktelikten nasıl bahsedilebilirdi.
İki yıl beklendi

Durumda herhangi bir değişiklik olmayınca Atatürk

Türkiye'nin Latin harfleri ile okuyup yazması fikrini ortaya attı. Orta Asya Türkleri ile bağların kopmaması gerekiyordu. Büyük bir hızla 1928 Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Böylece Türkiye

Latin harflerini benimsedi. Bu yeni gelişme

Sovyetler Birliği'nin gözünden kaçmamıştı. Aslında bekledikleri bir durumdu. Atatürk Türkiyesi

Azerbaycan ve Türkistan Türkleri ile dirsek temasını yitirmek niyetinde değildi. Ama Sovyetler Birliği de bu dirsek temasından kuşkulanıyordu.
Sovyetler Birliği'nde büyük bir gizlilik içinde

1929 yılında "Bütün Sovyetler Birliği vatandaşları arasında yalnız Kiril harflerinin kullanılacağı" yasası çıkarıldı ve yeniden Türkiye'nin kurduğu kö
prüleri dinamitlediler. Artık Türkiye'nin "bu konuda" yapacak bir şeyi yoktu. Sovyetler Birliği'nin bu tür uygulamaları II. Dünya Savaşı yıllarında bile sürdü.
Atatürk

Türk dilinin yabancı kelimelerden arınmasını bilimsel kararlara bağlayacak "Türk Dili Kurultayı" çalışmalarını her şeyin üstünde tutuyordu. Dünyayı şaşkına çevirecek

'Büyük Türk Devletleri Birliği' nin temel taşları

işte bu kurultay çalışmaları idi. Bilimsel terimlere bile Türkçe karşılıklar bulunmuştur. Atatürk bu konuda şöyle diyor: "Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere

onlardaki kavramları anlatacak keskinliği

açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tespit edilecektir." Öyle de olmuştur; Atatürk bizzat kendisi bu dava uğruna çalışmış

bugün askerlikte olsun

matematikte olsun kullandığımız bir çok terimleri Türkçe'nin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. 1938'de vefatından az bir zaman önce

"Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tespit edilmiş

bu surette dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim." diyerek

bu konuda büyük bir ilerleme kaydedildiğini belirtmiştir.
26 Eylül 1933'de Atatürk'ün isteği ile bütün yurt sathında "Dil Bayramı" kutlanmıştır. Yalnız

Türk dilinin temizlenmesini değil

eş anlam sözcüklerle dilin zenginleştirilmesi de gözleniyordu. Atatürk'e göre

dilin kaynağı millet idi

araştırmalar da milletten beslenmeliydi.
Atatürk

hem dilin zenginleşmesine

eş anlam sözcüklerle sanat ve bilim dili olacak köklere kavuşmasına önem veriyor; hem bunları işleyip bilimsel yapıyı oluşturacak kuruluşları kazandırmaya çalışıyordu. İstanbul Üniversitesi'ne bağlı bir "Dil Okulu" açılması

halkevlerinde "Edebiyat ve Türk Dili Kolları" kurularak köylere kadar uzanan araştırma ve soruşturmalarla yeni sözcüklerin taranması

hep bu hedef doğrultusunda alınmış kararlar sonucu yapılmış çalışmalardır.
Atatürk

bu çalışmaları büyük bir ilgiyle takip ediyordu. Her sabah

Türkiyat Enstitüsü'nün günlük çalışma raporlarına gözatıyor

Sovyetler Birliği'nin Türk Dünyası ile ilgili haberlerini (varsa) inceleyip değerlendiriyordu. TBMM kararı ile yapılmasına başlanılan Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin inşaat aşamalarını izliyordu.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

. Böyle bir kuruluş

öğretim dünyasında yoktu. Tarih ve coğrafya fakültesi vardı. Dil fakülteleri de vardı. Fakat

hem dil

hem tarih-coğrafyanın bir fakültede birleşmesinin tek örneği Ankara'da idi. Çünkü Atatürk

Asya'daki Türklerin hem tarihini

hem coğrafyasını

hem dilini çok iyi öğrenmiş bir neslin yetişmesini istemekteydi.
Bayar'ın başbakanlığı döneminde dil ve tarih çalışmaları aksamadan sürdü. Özellikle Atatürk

yoğun bir biçimde dil ve tarih üzerindeki bütün çalışmaları izliyordu. Kendisi bu tür çalışmalardan dolayı yorgun düşse de

çevresine bu yorgunluğunu belli etmemeye çalışıyordu.
2 Ağustos 1936 tarihinde üçüncü Dil Kurultayı'nı açtı. Yaptığı konuşmada: "Konuk dil bilginlerinin

Türk dil bilginleri ile birlikte çalışmalarından

dil bilimin şimdiye dek çözemediği bir çok güçlükleri aşacağına

bu çalışmaların bir çok gerçeklerin günışığına çıkmasını sağlayacağına güvenim tamdır" diyordu. Günlerce süren kurultayın en sağlam izleyicisi

Atatürk'tü

Genel Kurul çalışmalarını izliyor

komisyonlardaki çalışmalara katılıyor

fikirlerini söylüyor. Hedefin yalnız Anadolu Türkleri'nin değil

bütün Türklerin ortak dilini yaratmak olduğunu durmadan tekrarlıyordu.
1936 yılının 19 Ekiminde Türk Dil Kurumu'na gitti ve uzmanlarla 6 saat süren bir çalışma yaptı. Bu

o kadar uzun ve sürekli çalışma idi ki

uzmanların takatı tükendi. Bunu görünce Atatürk: "Yorulduğunuz anlaşılıyor. Benim bazı işlerim olmasa

sizinle kalıp çalışmaları birlikte sürdürmek isterdim. Başka bir fırsatta

bu çalışmaları yine birlikte yaparız

demişti.
Hayatı elvermedi

bir daha buluşup

"Türk dilindeki yabancı sözcüklerin yerine Türkçelerinin konması çalışmalarına katılamadı

Vefatından önce de Ankara'da iken son ziyaret ettiği yer ise

inşaat bitene kadar çalışmalarına 'Evkaf Apartımanı'nda başlayan Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi olmuştu. Çalışmalar hakkında bilgi almış

inşaat halinde olan fakülte binasını görmüş

yetkililerle görüşmüştü.
***
Atatürk; son nefesine kadar bilfiil milletin için

milletin geleceği için çalışmış

eşi benzeri olmayan büyük bir lider

O'nu o kadar özlüyoruz ki

kelimelerle anlatmak mümkün değil

Aslında bu yazının başlığı 'Bir Millete Adanan Ömür' olacaktı. Lakin

dil konusuna ve Atatürk'ün Türk dili konusundaki hassasiyetine ağırlık vermeyi düşündüğüm için bu başlığı kullanmadım. Bu yazıyı

küçük çaplı bu araştırmayı da dilimize yapılan saldırıların

horlamaların yoğunlaştığı bir dönemde bazı şeylerin daha iyi anlaşılmasını istediğim için toparladım. Keşke daha detaylı bir araştırma olsa idi

Atatürk için ne yapılsa az gelir.
Bir kere daha anladık ki; herkes Atatürk değil

herkes Atatürk olamıyor. Atatürk için hayati önem taşıyan değerlerin

çalışmaların Atatürk'ün ölümünden hemen sonra ismini bile anmak istemediğim kişiler tarafından durdurulmasını

hızla değiştirilmesini

Türk dili yerine-Türk tarihi yerine Latin dilinin-kültürünün okullarda genç beyinlere sunulmasını hiç bir zaman unutmayacağız.
Herkes Atatürk olamıyor!
Atatürk

Türk dil ve tarih konusundaki çalışmalarına hastalığına rağmen

ölüme meydan okurcasına

çevresini hayrete düşüren bir güçle devam etmişti. Yorgundu ama

çevresine hiç bir şekilde yorgunluğunu belli etmiyordu. Bir millet sevilirse eğer

işte böyle sevilmeli

Atatürk

bu milleti çok seviyordu. Milletinin sevgisi gönlünde hayata gözlerini yumdu. Sevgisi karşılıksız değildi; milleti de bu şerefli evladını bağrına basmıştı

Gözyaşları sel oldu o gidince ebediyete

ama eceldi işte
Atatürk ölmedi

bütün zorluklara direnip yaşatacağız O'nu
Salur Beğ
Bookmarks