



Deviradalet timsali
müminlerin emiri Ömeru’l-Fâruk’un (radıyallâhu anh) hilâfet dönemidir. Medine’de âbidliği
zahitliği ve takvasıyla mâruf bir genç vardır. Hayatını ‘kalbi mescitlere bağlı bir kimse’ (Muvatta
Şi’r 14) olarak geçiren bir gençtir. Bu genç birden bire gözlerden kaybolur ve Fâruk-u A’zam da bunun farkına varır; cemaate nerede olduğunu sorar; onlar da gencin vefat ettiğini söylerler. Vefatı öncesinde evine gelip giderken bu gence nasılsa kötü niyetli bir kadın musallat olur; peşine takılır ve onu ağına çekmek ister. Genç
bu fettan kadına tam takılmak üzeredir ki
birden diline “Takvâya erenler var ya
onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (A’râf
7/201) âyeti takılır. Genç adam
gayr-i ihtiyarî bu âyeti defalarca tekrar eder. Böyle bir ihsasın vermiş olduğu heyecan ve duygu atmosferi içinde kalbi durur ve oracıkta ruhunu teslim eder.
Hz. Ömergencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona: ‘’Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.’ (Rahmân
55/46) Şimdi sen istediğine girebilirsin.” diye seslenir. Hz. Ömer sözlerini henüz bitirmiştir ki
o sırada herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: ‘Yâ Emire’l-Müminîn! Allah bana onun iki katını verdi.’ (Ali el-Müttakî
Kenzü’l-ummâl
II/218; İbn Asâkir
Târihu Dımeşk
XLV/450) Genç adam
takvalı ve iffetli yaşantısından dolayı Rabbinin katında mükâfatını fazlasıyla almıştır. Hiç şüphesiz yaşanan bu hâdise
keyfiyeti meçhul
sıra dışı
harikulâde bir hâdisedir ve Allah’ın rahmet ve lütfunun ne kadar sonsuz olduğuna bir işarettir.
İffet NedirAfîf Kimdir?
İşte bu bahtiyar insanharama ve şehevanî duygulara karşı Rabbinin himayesi ve ona bahşettiği iffeti sayesinde kurtuluşa ermiştir. İffet ve afiflik nasıl bir hâldir ki
insanı böylesine yaman bir imtihanın eşiğinden çekip almaktadır. Lisan âlimleri iffeti
‘haramdan uzak durmak
çirkin söz ve fiillerden sakınmak
hayâ ve edep dairesinde kalmak
ahlâkî değerlere bağlı bulunmak’ şeklinde tarif ederler. Gündelik dilde ise yaygın olarak
‘namuslu
şerefli ve ahlâklı olma hâli’ diye tanımlandığına şahit oluruz. İslâm ahlâkı yazarları ve felsefecileri ise
ahlâk nazariyesinin bir bahsi olması itibariyle iffeti
‘insanın tabiî duygularından biri olan ‘kuvve-i şeheviye’sinin mutedil işleyişinden hâsıl olan bir erdem’ diye tarif ederler.
Müfredât yazarı Râgıb el-İsfahânî deiffetliliğin iradeyle münasebetine temas ederek
âyet ve hadîslerde geçen ‘isti’fâf’(الإستعفاف) tabirini
“iffetli olmayı istemek
bu maksatla mümaresede bulunarak
belli bir disiplin uygulayarak ruhunda saklı bulunan bu fazileti geliştirmeye çalışmak” şeklinde açıklamaktadır. Dolayısıyla iffet
‘beşerî şehvet duygusunun istikamet ve itidal üzere bulunması
meşru dairedeki zevk ve lezzetlere istekli olmakla birlikte gayr-i meşru arzu ve isteklere karşı iradî olarak karşı durma hâlidir.’ Dolayısıyla iffet erdemine
ancak şehevânî ve hayvanî zevkler karşısında nefsin arzularına gem vurarak erişilebilmektedir. (Râgıb el-İsfehânî
Müfredât
“İffet” mad)
Kur’ân âyetleri ve hadîs-i şeriflerde işaret edilen mânâlar dikkate alındığındaiffet tabirinin iki farklı boyutta ele alındığı görülür. Bunlardan birincisi
‘temelluk (dalkavukluk ) ve dilencilik yapmamak
başkalarının elinde avucundakine karşı müstağni olmak’; diğeri ise
‘nefsin şehevânî isteklerine boyun eğmemek
harama meyleden uzuvları
eli-ayağı
dili-dudağı
gözü kulağı günahlardan korumaktır.’
İstiğnâ Eksenli İffet
Kur’ân-ı Kerîm’deihtiyaç sahibi oldukları hâlde bu hâllerini başkalarından gizleyerek kimseye el-avuç açmayan
yüzsuyu dökmeyen kimselerden iffet timsali kimseler olarak bahsedilir ve bunlar hakkında
“Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle
onların gerçek hâllerini bilmeyen kimse
onları zengin sanır. Ey Resulüm
sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsuyu dökerek halktan bir şey istemezler.” (Bakara
2/273; bk.Nisâ
4/6) Bu âyetlerde iffetli olmak
mal-mülk ve yeme içme konularında ölçülü
itidalli ve kanaatkâr olmayı ifade etmektedir. İhtiyacı olduğu hâlde dilenmeyen ve şerefini muhafaza edebilmek için nefsinin arzularına boyun eğmeyen bu iffetli (afîf) kimseler takdirle yâd edilmiştir.
Sadakaların kimlere verileceğinden bahseden bu âyet‘Ashab-ı Suffa’ diye bilinen fakir Muhacirler hakkında nazil olmuştur. Allah yolunun adanmış talebeleri olan
Mescid-i Nebî’de yatıp kalkan
zamanlarının büyük bir kısmını ibadetle
ilim tahsiliyle geçiren bu kimselerin iaşeleri
Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) tarafından karşılanıyordu. Kendilerini ilim ve irfana vakfeden
mala-mülke değer vermedikleri için başka bir meslekte çalışmaya da vakit bulamayan bu tali’li insanlar
bu hâllerine rağmen iffetlerinden ötürü kimseye el-avuç açmıyor
dilencilik yapmıyorlardı. (M. Hamdi Yazır
Hak Dini Kur’an Dili
II/227) Abdullah İbn Abbas’ın naklettiğine göre
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün Ashab-ı Suffa’nın yanına gelip onların hâllerini gözden geçirmiş
fakirliklerini ve çektikleri sıkıntıları görmüş ve gönüllerini almak için de şöyle buyurmuştu: “Ey Suffa Ashabı! Müjdeler olsun size! Her kim sizler gibi (istiğnâ insanı) olur da
hâlinden şikâyetçi olmayıp rıza dairesinde kalarak bana kavuşursa
o kimse kıyamet günü benim refikim olur.”(Ali el-Muttakî
Kenzü’l-ummâl
VI/200). İşte bu müstağni insanlardır ki
kimseden karşılıksız bir şey kabul etmezler
izzet-i nefislerini korumayı açlığa tercih ederler
yoksulluğa katlanıp asla isteme zilletine düşmezler. Âyetin ifadesiyle
görenler bunları zengin zannederler; fakat dikkat edilse hâllerinde fakirlik emaresi fark edilir.
Ebû Saîd el-Hudrî’nin (radıyallâhu anh) naklettiğine göreEnsâr'dan bazı kimseler Resûlüllah'dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) (ihtiyaçlarını karşılayacak kadar mal) istemişlerdi. Resûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) isteyen herkese muhakkak verirdi ve öyle de yaptı. Nihayet yanında infak edilecek hiçbir şey kalmayınca
onlara şöyle buyurdu: “Yanımda bulunan ne kadar mal varsa
onları sizden asla esirgemem. Şunu da iyi bilin ki
kim (istemeyip) iffetli kalmayı dilerse
Allah onu iffetli kılar. Kim de sabretmeye çalışırsa
Allah ona sabır ihsan eder. Kim insanlardan müstağni olmak isterse
Allah onu müstağni kılar. Sizlere sabırdan daha hayırlı ve daha büyük bir ihsanda bulunulmamıştır!” (Buhari
Rikâk 20)
Bu ifadeler istiğna ve sabır eksenli iffetin farklı derinliğini gözler önüne sermektedir. Keza Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)“Bir kimsenin bir ip alıp sırtında odun taşıyarak onu az bir paha karşılığında satarak dilenmekten sakınmasının daha hayırlı olacağını” (Buhari
Zekât 50) belirtmesi ve “Allah
ailesinin geçimini üstlenmiş
fakir olduğu hâlde iffetli davranan (kimseye yüzsuyu dökmeyen) mümin kulunu sever.” (İbn Mâce
Zühd 5) sözleri de iffetin bu yönüne dikkat çekmektedir (Münâvî
Feyzu’l-kadîr
II/295).
Ashab-ı Kirâm başkalarından bir şey istememeye itina gösterirlerdi. Bu insanlarMedine’de yaşadıkları zorlu hayat şartları içerisinde çok ciddi sıkıntıya maruz kaldıkları hâlde yine de kimseden bir şey istememiş
hep iffetleriyle yaşamışlar ve bu afîf tavırlarıyla kendilerinden sonraki nesiller için numune-i imtisal olmuşlardı. Çok hadîs rivayetiyle tanınan Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)
Hakîm b. Hizâm ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hizmetkârı Sevbân (radıyallâhu anhüm) gibi müstesna şahsiyetler istiğnada kutup insanlar olmuşlardı. Ebû Hüreyre’nin (ra)
“İnsanlardan bir şey istemeye utanırdım da
sırf açlıktan dolayı kendimden geçerdim. Bu hâlimi görenler beni saralı (hastalanmış) zannederlerdi. Oysa beni bu hâle getiren sadece açlıktı.” (Buhârî
Et’ime 1; İ’tisâm 16). Sevbân (ra) da
Resûlü Ekrem’in
“Cennete kefil olmam mukabilinde
kim bana başkalarından bir şey istememeye kefil olur?” sorusu üzerine
O’na söz vermiş ve bir daha da kimseden bir şey istememişti. Ashap içerisinde bu sözü işiten öyle kimseler vardı ki
yere kamçısı düşse onu başkasından istemez
iner kendisi alırdı (Ebû Dâvûd
Zekât 27). Hadîs kaynaklarımızda müstağni olmaya ve kanaatkârlığa teşvik eden
başkasına el-avuç açmayı ve dilenmeyi zemmeden müstakil bölümler (bâblar) açılmış
bu başlıklar altında pek çok hadîs nakledilmiştir (bk.Müslim
Zekât 98-130).
Ashabını istiğna ve iffet insanları olmaları konusunda teşvik ve terbiye eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ömür boyu iffet âbidesi olarak yaşamışkanaatkârlığın zirvesini tutmuş ve bu hâliyle de onlara numune-i imtisal olmuştu. Yeri gelmiş hurma lifinden dokunmuş hasır üzerinde yatmış
yeri gelmiş hane-i saadetinde ocak yanmadığı için günlerce açlık çektiği olmuştu. Fakat bütün bunlara rağmen ne kendisi ne de ashabı
yaşadıklarından dolayı bir kez olsun sitemde bulunmamışlar
istiğna derinlikli afîf bir hayat sürmenin en güzel örneğini (üsve-i hasene) sergilemişlerdi. Resulü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)
sabah-akşam Rabbinden اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْأَلُكَ الْهُدٰي وَالتُّقٰي وَالْعَفَافَ وَالْغِنٰي “Allahım
Senden hidayet
takva
iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum. (Müslim
Zikr 72) diye dua ve niyazda bulunur ve bu duasıyla da iffetli oluşun Allah’ın kuluna ihsan ettiği en nadide lütuflardan biri olduğunu ve bu hususta her zaman O’nun hususî inayetine muhtaç olduğumuzu beyan eder.
Şehevanî Arzulara Karşı İffet
İnsanın arzuiştiha ve bedenî hazlarının menşei olarak kabul edilen ‘kuvve-i şeheviye (şehvet duygusu)’
beşer hayatında ya ifrat ya tefrit veya itidal hâlinde varlığı hissedilen fıtrî bir duygudur. Şehvet duygusu
insanda ifrat seviyesinde bulunması hâlinde
kişiyi hayâ hissinden tamamen sıyıracak ve her türlü cürümü işletecek kadar fısk u fücûra doğru sürükler ve bu duygu bu hâliyle ‘şereh’ diye isimlendirilir. Tefrit hâlinde ise
insanın
meşru dairedeki en tabiî nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalmasına sebep olur ki
şehvetin bu hâline de ‘humûd’ denir. Şehevî gücün istikamet ve itidal üzere olması ve meşru dairedeki zevk ve lezzetleri istemekle birlikte
gayr-i meşru arzu ve isteklere karşı kapalı olması hâli de var ki
bu da ‘iffet’ diye isimlendirilmiştir. (Cürcânî
Ta’rîfât
I/518)
Kur’ân-ı Hakîmmüminlerin ‘iffetlerini koruduklarını (وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ) ve yalnızca eşleriyle beraber olduklarını; bu ilişkilerinden dolayı da ayıplanamayacaklarını’ beyan eder (Mü’minûn
23/5-6; bk. Meâric
70/29-30). Keza mümin erkekler ve mümin kadınlar ayrı ayrı zikredilerek ‘onların ırz ve namuslarını korudukları (وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ) ve Allah’ın bunlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırladığı’ ifade edilir (Ahzâb
33/35). Meşru ölçüler dairesinde ‘evlenme imkânı bulamayanların da
Allah’ın
lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korumaları (وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا)’ emredilir (Nûr
24/33; bk.Nûr
24/60).
Kur’ânmü’minlerin iffetli olmaları gerektiğine dair bu genel ifadeleri nazara verdikten sonra
iffet âbidesi olarak tanınan Hz. Yusuf ve Hz. Meryem’in
iffetleri uğruna göze aldıkları meşakkatli durumlarına işaret eder: Yusuf (aleyhisselâm)
zor bir imtihandan geçer
sarayda vezirin hanımı tarafından kendisine uygunsuz bir teklif yapılır. Bu takva âbidesi insan
bizatihi Rabbisi'nin kendisine apaçık delilleri göstermesiyle düşürülmek istenilen şeytanî tuzaklardan kurtulur ve iffetini korumayı başarır. Çünkü o
şeytanın tuzaklarına karşı Rabbisi'ne sığınması gerektiğini bilmektedir. (Mevdûdî
Tefhîmu’l-Kur’ân
II/457) Rabbinin nehyettiği zina gibi bir harama düşmektense zindana girmeyi tercih eden (Yûsuf
12/33) Hz. Yusuf’un (as) iffet
ismet ve nezaheti o kadar yüksek idi ki
kendisini baştan çıkaracak her çeşit tuzağın planlandığı o anda bile
‘Rabbinin burhanı sayesinde haramın ve iffetsizliğin çirkinliğini bütün çıplaklığıyla aynelyakin görebiliyordu.’ (bk. Yûsuf
12/24) Allah’a itaat etme ve ettirme misyonu için seçilmiş bu iffet âbidesi insan
vezirin hanımı tarafından bile şu sözlerle yâd ediliyordu: “(Evet) Ben onun nefsinden kâm almak istedim
ama o iffet ve ismetine sımsıkı kilitli kaldı.”(Yûsuf
12/32)
Haksız bir şekilde zindana atıldığı hâlde Hz. Yusuf’un (as) kendisini savunmamış olmasıçok farklı ve aşkın bir bakış açısıyla şöyle yorumlanmıştır: “Hapse atılma esnasında Hz. Yusuf (as)
kendini müdafaa etmemektedir; zîrâ suçsuz olduğunu iddia ettiği an
karşı tarafın ırz
namus ve iffeti tartışılır hâle gelecektir. Hâlbuki bir peygamber Cennet’e giden yolda kendi iffet ve namusunu koruduğu gibi
muhatap ve hedef kitlenin itibar ve şerefini de düşünme mecburiyetindedir. Yani kendini zinadan uzak tuttuğu ölçüde dilini de gıybetten muhafaza etmelidir. Nitekim o
etmiştir de. Derken o
beş-on sene ömrünü hapishanede geçiredursun
Mısır’da bu şayia çoktan unutulmuş ve hususiyle de yeni nesiller asla böyle bir şeyden haberdar olamamışlardır. Bu itibarla da Hz. Yusuf (as)
hapishaneden çıktığında bir dönemde dedikodusu yapılan konulardan en küçük bir iz dahi kalmamıştır. Tabir-i diğerle
Hz. Yusuf
hedef ve muhatap kitlenin iffetini koruma adına
beş-on yıllık zindan hayatına razı olmuştur.” (M. Fethullah Gülen
Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar
s. 219)
Kur’ân’da Hz. Meryem’e de geniş bir yer verilmiş ve O’nun iffetli hâli şöyle tasvir edilmiştir: “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona ruhumuzdan üfledikhem onu
hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık” (Enbiyâ
21/91). Hz. Meryem son derece hayâlı ve şerefli bir tabiata sahipti. Cebrail ona bir insan suretinde göründüğünde
onun melek olduğunu bilmediğinden
o
ilk defa karşılaştığı bu genç adama “Ben senden Rahmân (olan Allah) a sığınırım. Eğer Allah’tan korkuyorsan (dokunma bana!)” (Meryem
19/18) demek suretiyle kendisine herhangi bir kötülük yapmaması niyazında bulunmuştu. Namuslu ve iffetli bir kimse iken
mucizevî bir şekilde Hz. İsa’ya hamile kalmasını dillerine dolayanların yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla söylediği
“Ah! Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de
adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem
19/23) sözleri de onun ne kadar iffetli olduğunu gösteren ifadelerdir. Hz. Meryem de tıpkı Hz. Yusuf (as) gibi çetin bir imtihanla karşı karşıya kalmışsa da
o kendisini Allah’a adaması yani ‘betûl’ oluşu (İbn Hanbel
Müsned
I/461) ve iffeti sebebiyle
Cenâb-ı Hak
ona Hz. İsa (as) gibi bir peygamberin annesi olma şerefini bahşetmiş
onu insanların töhmetinden ve şerrinden korumuş ve adını insanlar arasında yâd-ı cemil yapmıştır.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de hem peygamberlik öncesi hem de peygamberlik sonrası hayatında hep afîf kalmışgünahın semtine bile uğramadığı bir iffet âbidesi olarak yaşamıştır. O (as)
bu husustaki eşsiz örnekliği ve temsiliyle de ashabına iffetli olmaları konusunda kılavuzluk etmiştir. Nitekim ‘mahşerin dehşet verici tehlikelerinden ‘Allah’ın gölgesine’ sığınarak korunacak olan yedi grup insanı anlatırken
böyle bir iffet kahramanından bahsetmiştir. Öyle ki
şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı bu babayiğit insan
güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini “Ben Allah’tan korkarım” (Buhari
Zekât 16) çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi iffetiyle aşabilmiştir.’ (M. Fethullah Gülen
İkindi Yağmurları s.341) Keza ‘Mağara hadisi’ diye bilinen bir hadis-i şerifte de önceki ümmetler içerisinde yaşamış böyle bir iffet kahramanı nazara verilir. Efendimiz’in (sas) beyanına göre
mahsur kaldıkları mağaradan kurtulmak için daha önce yapmış oldukları makbul bir ameli vesile edinerek dua eden kişilerden biri de şöyle bir amelini dile getirmişti: “Allah’ım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim
fakat bana hiç yüz vermedi. Bir kıtlık senesinde elime düştü ve ona kendini teslim etmesi karşılığında yüz dinar verdim
mecburen kabul etti. Ne var ki arzuma nail olacağım sırada
“Allah’tan kork ve bana nikâhsız dokunma!” diye inledi. Ben de
o söz üzerine
insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu hâlde onu bıraktım
verdiğim parayı da geri almadım. Allahım
eğer bunu Senin rızan için yapmışsam
bizi bu sıkıntıdan kurtar!” (Buhari
Büyu’ 98) diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah’a arz eder.
Belin ve Dilin İffeti
DoğrusuKur’ân âyetlerinde ve hadîs-i şeriflerde ifade edilen bu tür kahramanlıklar
herkesin üstesinden gelebileceği şeyler değildir. Böylesi bir durumla karşı karşıya kalmadan
mayınlı bir tarlaya girmeden meselenin önünün alınması büyük ehemmiyet arz eder. Sedd-i zerâî (yani dinen yasak olan herhangi bir şeye sebep olacak şeylerden sakınma) düsturu gereği
günaha götürecek yolları daha baştan kapatmak gerekir ki
bu hususta en tesirli yol meşru bir evliliktir.
Kur’ân-ı Hakîmiffetli kalabilmenin en müessir yollarından birinin evlilik olduğuna işaret ederken (Nûr
24/33); Resulü Ekrem (as) de ashabın gençlerine şu tavsiyede bulunmaktadır: “Gençler! Sizden evlenebilecek olanlar evlensin; çünkü evlilik
insanı
kötü niyetli bakışlardan koruduğu gibi
iffeti de muhafaza eder.” (Buhari
Savm 10) Çağları aşan bu gür sedasıyla günümüz insanına da seslenen bu kutlu çağrı
meşru bir aile hayatının müminin şeref ve namusunu koruyan en esaslı müessese olduğuna işaret eder. Bir cemiyetin istikbaline güvenle bakabilmesi
evlenme çağına gelmiş genç kuşakların aile yuvası kurmaya özendirilmesiyle mümkündür. Ne var ki
yaşadığımız çağda seküler hayat anlayışının kıskacı altında kalmış ve her fırsatta evlilik dışı “birlikteliklerin” propagandasına maruz kalan günümüz gençliği
iffet ve hayâ adına maalesef büyük bir tali’sizlik yaşamaktadır. Denilebilir ki
çağımız insanı bu hâliyle
âdeta ‘modern’ bir Câhiliye toplumunun şartlarını yaşamaya mahkûm bırakılmaktadır.
‘Haramlardan uzak durup çirkin söz ve fiillerden sakınmak’ diye tarif ettiğimiz bu iffet ahlâkıinsanın bütün uzuvlarıyla alâkalı bir kapsam alanına sahiptir. Allah Resulü’nün şu beyanı bu hususa açıkça işaret etmektedir: “Kim bana
iki çene ve apış arası mevzuunda söz verir kefil olursa
ben de ona cennet için kefil olurum.” (Buhari
Rikâk 23; Hudûd 19) Resûlü Ekrem (as) bu sözleriyle
insanı en çok belâya sevk eden ve günaha girmesine sebebiyet veren uzuvlara işaret etmiştir. Her iki uzuv da hem kadri ve kıymeti
hem de sebep olduğu musibet itibariyle fevkalâde ehemmiyeti haizdir. Meselâ ağız veya dil
beyan nimetine mazhardır ve bu yönüyle insanın duygu
düşünce ve hissiyatına tercüman olduğundan
onunla Mevlâ-i Zülcelâl’i tesbih ve takdis ettiğinden değer ve kıymeti ölçülemeyecek kadar büyüktür. Ancak böyle kıymetli bir uzuv
kötüye kullanıldığı takdirde
insanı helâke ve felâkete sevkeden bir vasıtaya dönüşür ki
bu yönüyle de insanın mahvına bir sebebiyet verir. Dolayısıyla dil
hem insanın kurtuluşunu hem de felâketini hazırladığından korunması
onun yalan
gıybet ve iftira gibi kusurlardan muhafaza edilmesi iffetli oluşun bir gereğidir. O hâlde dilin iffeti
hilâf-ı vâkî beyanda bulunmaktan kaçınmak
ondan çıkacak her sözün kalbin sesi soluğu olmasına özen göstermektir.
Belin iffetiyani hadisteki ifadesiyle apış arasının korunması ise -yukarıda da ifade edildiği gibi– zina ve fuhuş gibi nesillerin harap olmasına
soyun-sopun birbirine karışmasına sebep olacak çirkinliklerden uzak durmaktır. Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem)
bu iki uzva sahip çıkılması durumunda cenneti vaadetmesi
bu iki uzvu korumanın zorluğundan ileri gelmektedir. ‘Nefsinin taşkınlıklarına gem vurabilen
onun her türlü fenalığa açık olduğu demlerde onu zabt u rapt altına alıp günahlara girmekten alıkoyan ve onlara karşı hep sabırla direnen hatta bu gibi zaaflara karşı durmadan tahşidat yapan bir insan
başkasının senelerce bir posta oturup postnişinlikle elde edeceği füyûzatı
bir anda elde edebilir. Yine bir başkasının
her gece kıldığı bin rekât namazın ona kazandıracağından daha fazlasını hem de bir anda kazandırabilir. Kazandırır ve dikey olarak velilik noktasına ulaştırabilir.’ (M. Fethullah Gülen
Sonsuz Nur 1 s.345)
Netice itibariyleâyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde bütün sarahatiyle bir mü’min şiarı olarak takdim edilen iffet prensibi
kâmil iman sahibi olabilmenin en temel esaslarından biridir. Her ne kadar bazı renk ve desenlerine herkesin takat getirebilmesi mümkün olmasa da
‘dilencilikten uzak durmak
kanaatkâr olmak
şehevânî arzu ve isteklerin baskısına boyun eğmemek
ırz ve namusuna halel getirecek bir günaha meyletmemek
diline ve beline sahip olmak’ diye tarif edebileceğimiz iffetlilik ise
Allah ve Resulü’nün bizden talep ettiği
olmazsa olmaz bir mü’min şiarıdır. İffetsizliğin kol gezdiği
beşerî erdemlerin hevâ ve heveslerin insafına terk edildiği günümüz toplumlarında iffetli olabilmek
afif kalabilmek fevkalâde bir mazhariyettir. Böyle bir hassasiyete sahip olabilmenin ne kadar meşakkatli olduğu dikkate alınacak olursa
iffet ahlâkını korumanın
Hakk’ın hatırı için fenalıklara dur diyebilmenin de insanı ne ölçüde zirvelere taşıyacağı izahtan vârestedir.
Şu an 1 kişi bu konuyu görüntülüyor. (0 üye ve 1 misafir)
Bookmarks