



Allah Resûlü’nün ve diğer bütün peygamberlerin bir beşer olmasıonlar için bir noksanlık değil
aksine bir kemaldir. Bir beşer değil de
melek veya cinlerden birer fert olsalardı
insanlara önder olamaz ve rehberlik edemezlerdi.
Kur’ân-ı Kerîm’deilk muhatap kitle içinden
kendi cinslerinden birisinin peygamber olarak gönderilmesindeki hikmeti kavrayamayan yahut kavramak istemeyenlerin “Allah peygamber olarak bir beşer mi gönderdi?” (İsrâ
17/94) şeklindeki itirazlarına karşı şu cevap verilmiştir: “(Ey Nebi) Onlara (şu sözümü) ilet: Eğer yeryüzünde (insan değil de) itmi’nanla yürüyen melekler olsaydı
Biz de onlara (onların cinsinden bir) melek peygamber gönderirdik.” (İsrâ
17/95)
Resûl-i Ekrem gibidiğer peygamberler de birer beşerdir ve insanoğluna gönderilmiştir. Eğer böyle olmasaydı
insanlar onlarla konuşup anlaşamaz ve onlarla iletişim imkânı bulamazlardı.1 Bu itibarladır ki Kur’ân “Eğer Biz peygamberi bir melek kılsaydık (melek olarak gönderseydik) onu yine bir insan suretinde gönderirdik
” (En’âm
6/9) buyurmaktadır.
Beşerî Yönünü Vurgulayan Âyetleri Nasıl Anlamalıyız?
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Resulü’nün beşerî yönünü dikkatlerimize arz eden âyetler vardır. Bu hususu en belirgin şekilde dile getiren ‘De kiben de sizin gibi bir beşerim.’ ifadesinin yer aldığı âyetlerdir.
İşte Kur’ân’ın bu vurgusundan hareketle kimi dikkatsiz zihinlerce ‘Allah Resulü donanım olarak diğer insanlardan farkı olmayan bir beşer’ olarak düşünülmektedir. Ne var ki Kur’ân-ı Hakîm’in ifadelerine bir bütünlük içinde baktığımızda bu türden bir algıyı/iddiayı destekleyici bir anlamın çıkarılamayacağı görülecektir. Meselâ Fussilet Sûresi’nde geçen âyet-i kerîmeye sonrasıyla (siyakıyla) bir bakalım: “De ki: Ben de sizin gibi bir beşerimyalnız bana şu vahyolunuyor: Sizin ilâhınız
sadece bir tek İlâhtır. Artık O’na istikamet içinde yönelin
O’ndan mağfiret dileyin. O’na eş/ortak tutanların vay hâline!” (Fussilet 41/6. Ayrıca bkz. Kehf 18/110)
Esasında ‘sizin ilâhınızsadece bir tek ilâhtır’ şeklindeki bir sonraki cümle böyle bir vurguyla neyin kastedildiğini bütün berraklığıyla ortaya koymaktadır ki bu da
Allah Resûlü’nün ilâh olmadığı
dolayısıyla onda ulûhiyet özelliklerinin aranmaması gerektiğidir. Yani bu ve benzeri âyetler Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) diğer insanlar gibi beşerî ihtiyaçlarının olduğu
teklife muhataplığı
ölümlü oluşu
Allah bildirmedikçe gaybı bilemeyeceği
güç ve kuvvetinin sınırlılığı gibi hususları içermektedir. (Nitekim Allah Resulü de bu emrin gereğince Allah’ın koyduğu nizama uygun hareket ediyor ve derin kulluğunun yanında arkasındakilere beşeriyetin gereği olan yeme
içme
uyuma ve evlenme gibi meşru dairedeki zevk ve lezzetlerin âdâbını fiilen talim ediyordu.) Öyleyse bu cümlenin içeriğinden Allah Resulü’nün sıra üstü özel donanımlı bir beşer olduğu gerçeğini dışlayıcı bir anlam çıkarılamaz. Zîrâ bu âyet sadece onun beşer üstü bir varlık olmadığı hususunu vurgulamaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu çerçevede Allah Resulü’yle ilgili olarak yer alan başka âyetler de vardır kibunlarda da aynı noktaya temas edilir. Meselâ İsrâ Sûresi’nde şöyle buyrulur:
“Ve ‘Biz’ dediler; ‘Sana asla inanmayacağız. Ta ki yerden bir pınar akıtasın. Yahut senin hurma ve üzüm bağların olsun da aralarından gürül gürül ırmaklar akıtasın. Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü parçalayıp üzerimize kısım kısım düşüresinya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getiresin de onlar senin söylediklerine şahitlik etsinler. Yok
yok! Bu da yetmez
senin altından bir evin olmalı yahut göğe çıkmalısın. Ama unutma! Sen bize oradan dönerken okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yine de senin oraya çıktığına inanmayız ha!’ De ki: “Fe Sübhanallah! Ben sadece elçi olan bir beşerden başka bir şey miyim?”(İsrâ
17/90-93)
Bu âyetlerden de açıkça anlaşılmaktadır ki Resûl-ullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) beşeriyetine vurgu yapılarak verilen cevapmüşriklerce ulûhiyete has olan şeylerin ondan istenmesine yöneliktir; zor durumda bırakma kastıyla ondan beşer kudretinin ötesindeki icraatların beklenmesiyle ilgilidir. Yani o bir beşerdir ve beşerin ilâh olması imkânsızdır. İşte bu imkânsızlığı açıkça belirtmek için Allah Resûlü’nün beşerîliği ön plâna çıkartılmıştır. Dolayısıyla bu cümle hiçbir şekilde Hz. Peygamberin ‘donanım ve konum bakımından’ diğer insanlardan bir farkının olmadığı iddiasını destekleyici bir delil olma özelliğine sahip değildir.
Bir kere daha vurgulamak gerekirsebu çerçevede şeref-nüzul olmuş âyet-i kerimeler Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı hususiyetleriyle fevkalâde donanımlı bir beşer olduğu gerçeğini reddedici bir anlamı asla taşımamaktadır
bu âyetler yalnızca onun beşer üstü bir varlık olamayacağını dile getirmektedir. Öyle görünüyor ki -eksik bir şekilde yorumlanan- bu âyetlerden hareketle Allah Resûlü’nün beşerî yönünü mübalağalı vurgularla öne çıkarmaya çalışanlar
onun
farklı hususiyetleri ve farklı donanımıyla ilâhî vahye/kelâma mazhar müstesna bir beşer olduğunu unutmuş bulunmaktadırlar.
Bu çerçevede önemli bir hususu daha hatırlatmakta yarar görüyoruz: Tarihî süreçte peygamberlerin risalet yönüne odaklanıp beşerî yönünü akıllarına sığıştıramayanlar onları -Hz. İsa örneğinde olduğu gibi- insanüstü bir varlık gibi düşünmüş ve beşerî yönünü görmezden gelmişlerdir. Ancak Allah Rasulü’nün ümmetinden hiçbir fert onun beşer olma vasfını inkâr etmemiş ve daha önceki bazı toplumların kendi peygamberleriyle ilgili düştükleri yanılgıya düşmemişlerdir. Müslümanlar ‘eşhedu en lâ ilahe illellah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasulühü’ diye şehadet getirirlerkenO'nun risaletinden evvel kulluğuna şahitlik etmişlerdir.
Allah Rasulü’nün tâ baştan tembih mahiyetinde şu sözü de ümmetinin söz konusu bir yanılgıya düşmemesinde etkili olmuştur: “Sakın Nasarânın (Hristiyanların) İsa b. Meryem hakkında aşırı övüp ifrat ettiği gibi benim hakkımda ifrata düşmeyin; benAllah’ın kuluyum. Öyleyse (benim için) ‘Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulü’dür’ deyin.” (Buharî Enbiya 48; Hudûd 31)
Netice olarak ifade etmeliyiz ki Hristiyanların Hz. İsa’yla alâkalı ifratkâr düşünceleri ne kadar yanlışsabugün kimi teologların Allah Rasulü’yle ilgili sıradanlaştırıcı tefritkâr yaklaşımları da en az o kadar yanlış ve üzüntü vericidir.
Özel Donanımı
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)şüphe yok ki bir insandır. Beşeriyetinin gereği olarak bizde bulunan şeyler onda da bulunur; o da yer
içer ve uyur. Ayrıca bizim sahip olduğumuz duygular onda da vardır. Ancak müşterek olduğumuz bu özellikler2 onun donanımının bizimle aynı seviyede olduğunu gösteren bir delil değildir. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların istidatça en yüksek ve ahlâkça en mükemmel olanıdır.
Bediüzzaman Hazretleri Mucizat-ı Ahmediyye adlı eserinde Allah Resulü’nün yüklendiği görev itibariyle böyle olması gerektiğini kendine has mantık örgüsüyle ele alır. İlgili yeri kısmî bir sadeleştirmeyle aktarmak istiyoruz: Madem yapan bilirelbette bilen konuşur. Madem konuşacak
şuur ve fikir sahibi konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem onlarla konuşacak
elbette onlar içinde en cem’iyetli ve şuuru küllî olan insan neviyle konuşacaktır. Madem insan neviyle konuşacak elbette insanlar içinde hitaba kabiliyetli ve en mükemmel olanlarla konuşacaktır. Madem
nev-i beşere mukteda (rehber) olacaklarla konuşacak
elbette
dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek istidatta ve en alî ahlâkta olan
Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) ile konuşacak. Nitekim konuşmuş
resûl olarak görevlendirmiş ve nev-i beşere rehber yapmıştır.3 Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşsiz bir beşer oluşunu dışarıdan (Batılı) birisi olarak Prens Bismark da şöyle ifade eder: “Ben iddia ediyorum ki Muhammed eşsiz bir kuvvettir. Artık ‘Kudret Eli’nin böyle ikinci bir vucudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.”4
O (s.a.s.) bu yüksek ruhî özelliklere sahip kılınmasaydı melekler ve yüce âlemlerle irtibat kurma imkânı olmazdı (Kadî IyazKitabu’ş-Şifâ
s. 455) ve Kur’ân gibi mu’ciz bir beyan onun kalbine yüklenemezdi. Zîrâ bütün vahiylerin hülâsası
son ve en kapsamlı bir hitaba muhatap kılınma
özel bir durumdur
bunun için O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıra üstü bir donanıma sahip olması gerekir.
Esasında bütün varlığı ilgilendiren bir mesaja ve kâinatın rengini değiştirecek bir nura (vahye) muhatap olarak seçilen kişinin nazarı en genişşuuru en derin ve ahlâkı en yüksek bir Zât olması kaçınılmazdır. Nitekim Kur’ân’da yer alan “Şüphe yok ki sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem 68/4) âyeti bu hususa işaret etmiş olmaktadır. Şöyle ki risalet gibi yüksek bir misyonu temsil edecek Zât’ta yüksek bir hulukun (ahlâkın) bulunması gerekir. Bunun gerçekleşmesi ise ancak yüksek donanımlı bir halk ile (yaratılışla) mümkündür. Denilebilir ki belli darlıklar içinde bulunan bizler kendimizi zorlasak dahi Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) özel donanımını hakkıyla anlayamayız. Zîrâ ‘hayırlılar içinden seçilmiş’ (Sâd 38/47) peygamberler zümresinin istidat ve ahlâkça en yüksek olan bir ferdinin mahiyetine ait derinlikler
ruh aynamızın kabiliyeti nispetinde bize aksedecektir.
Hâsılıyüce Allah hâtemu’n-nebiyyîn olan Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün peygamberlerin mesaj ve mirasına vâris olmak üzere seçmiştir. Böylesine önemli bir işi/misyonu yüklenecek olan Zât’ın fevkalâde bir donanımının olması kaçınılmazdır.
Bakış Açısındaki Saygının Korunması
Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’ın tercümanı ve elçisi olma sıfatıyla Allah’ın insanlar hakkında razı olduğu model bir şahsiyettir (üsve-i hasenedir). Bu itibarla da onun normal beşerî davranışlarında dahi risaletinin boyası vardır.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı hayatın bütün alanlarında model şahsiyet olma hususiyetini risaletinden aldığı ışıkla/güçle gerçekleştirmiştir. Nitekim risaletinin aydınlığında yürüyen bir beşer olması sayesindedir kionun normal fıtrî muameleleri (âdetleri) bizler için ‘âdâb’ olmuştur.5 Ve yine bu sayededir ki
onun insanlarla olan beşerî münasebetleri sıra üstü ahlâkî güzellik ve örnekliklerle neticelenmiştir.
Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) fevkalâde hususiyetleri olan resul bir beşerdir. Bir başka ifadeyle Osemavîliği içinde arzîliği
arzîliği içinde de semavîliği temsil eden bir beşerdir. Şu hâlde O Zât hakkında eksik ve yanlış bir kanaate düşmemek için bu hususun zihinde sürekli canlı tutulması gerekir. Sözgelimi
siyer ve hadîs kitaplarından O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çarşı içinde bedevî bir Arap karşısında -bir atın pazarlığıyla alâkalı olarak- ısrarını (Ebu Davud
Akdıye 20; Nesaî
Buyu’ 81) takip ederken
bir taraftan da O'nun beşerin idrak sınırlarını aşan İsrâ-Mi’rac gibi öteler ötesi varlıkta misli olmayan kutsi bir yolcuğun sahibi olması6 gibi yönlerini de mülâhazaya almamız gerekir.7 Evet
bu gibi durumlarda nazarlarımızı her vakit O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) nuranî mahiyetine ve risalet mertebesiyle temsil olunan mânevî şahsiyetine çevirmeliyiz. Aksi takdirde –farkında olmaksızın- ya O’na karşı saygıda kusur ederiz veya O’nun büyüklüğü hakkında şüpheye düşeriz.8
Bugün saygı mevzuunda bazı kesimlerce içine düşülen çıkmazlardan biri de -modern zamanların pozitivist ve rasyonalist tesirlerinden beslenen- indirgemeci bir üslûpla Allah Resûlü’nün ‘sıradan bir tebliğci/postacı’ gibi görülmesidir. Bu sakim anlayışın da sonuçları itibariyle saygı sınırlarını zorladığını belirtmemiz gerekir. Çünkü mesajı getiren Zât’a karşı kusurlu bakışınonunla gelen mesajın da kusurlu bir şekilde algılanmasına sebep olacağı açıktır.
O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygının devam eden bir duyarlılıkla korunması lâzımdır. Zîrâ zaman eskidikçe mesajın bizim zihinlerimiz ve nazarlarımızda solmamasıhep taze olarak hissedilmesi ve bizde sürekli o mesaja müracaat etme istek ve arzusunun kalması
bu saygının canlı tutulmasına bağlıdır. Hâsılı
mesajla mesajı getiren zât arasında çok önemli bir münasebet vardır. Onların saygınlıkları korunduğu nispette mesajlardan istifade oranı da o nispette artmış olacaktır. 9
Bir İtiraz ve Cevabı
Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı korunması gereken saygı konusunda yapılan bu vurguları mübalağalı görenler itiraz mahiyetinde şöyle demektedirler: Oiçimizden birisidir
farklı bakışlarla onun bizden uzaklaştırılması
onu takip etmeyi/örnek almayı imkânsız kılmaktadır.
Şüphe yok ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) içimizden birisidir. Nitekim Kur’ân da ‘içinizden biri’ anlamında bu duruma ‘resûlen min enfusihim’ (Âl-i İmrân 3/164) ve ‘resulen minhum’ (Cuma 62/2) gibi ifadelerle dikkat çeker. Bununla birlikte Kur’ân Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fevkalâde özellikler sahibi seçkin bir beşer olduğunu da bize öğretir. Öyle ki Kur’ân’da Allah (celle celâlühü) için kullanılan iki sıfat Hz. Peygamber için de kullanılır: “Kasem olsun ki size nefsinizden (kendi içinizden ve cinsinizden) öyle bir peygamber gelmiştir kisizin sıkıntıya düşmeniz O'na çok ağır gelir. O ki size çok düşkündür (üzerinize titrer); inananlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir (raûf ve rahîm’dir).” (Tevbe 9/128)
Bu İlâhî beyanın ışığında O'nunla alâkalı tespitlerimize özen göstermemiz gerekir ki o da şudur: Evet Allah Resulü içimizden birisidirancak O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir hususta seviyemize indirilecek birisi değildir. Bir diğer ifadeyle
O hem-cinsimizdir
yani içimizden bir beşerdir; ama O'nda
bizde olmayan derinlikler vardır.10 O ki (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca üstün ahlâkın her bir ünitesini/şubesini en yüksek mertebeleriyle temsil edip11 eşsiz bir rehberlik sergilemiştir. Bunun için olsa gerektir ki yaşadığı hayata/ömre bizzat Allah tarafından kasem edilmiştir. (Hıcr 15/72)
Kısa bir hatırlatmadan sonraAllah Resûlü’nün üstün donanımını görmek istemeyenlere şu soruları yöneltmek istiyoruz: 1- Hep yüksek düşünüp yüksek yaşamış ferd-i ferîd bir şahsiyeti konumuna uygun bir şekilde anlatma gayretinin nesi/neresi onu kendimizden uzaklaştırma faaliyetidir? 2- Acaba sıradanlaştırılmış bir peygamber tasavvuru bize ne kazandıracaktır? O'nu kendi seviyemize indirmenin pratikte ne gibi yararı olacaktır? Bu durum Hakk’a teslimiyetimizi mi artıracak
yoksa hayatımızı daha derince yaşamamızı mı temin edecektir? Hiçbirisi.
Esasında üsve-i hasenemiz (model şahsiyetimiz) olan bir beşeri (peygamberi)ahlâkî değerleri temsilde hep ileri bir noktada ve üst bir çizgide bulmamız/görmemiz
gücümüz nispetinde bizi ona yakınlaşmaya sevk/teşvik eder. Bu hareketlilik de sürekli olarak yükselişimize vesile olur.
Öyle anlaşılıyor ki peygamberleri bilerek veya bilmeyerek sıradan bir seviyeye çekme ve bu düzlemde değerlendirmeye tâbi tutma anlayışı/alışkanlığıakıldan ziyade nefsin arzularından kaynaklanmaktadır. Zîrâ nefis
zor/sıkıntılı durumlar karşısında kolayca hata işleyebilen veya beşerî zaaflarına –hâşâ- yenik düşebilen sıradanlaştırılmış bir peygamber tasavvuru içinde yanlışlarını/günahlarını
daha kolay şekilde saklama imkânı bulmaktadır. Yani bir peygamber için bile bunlar rahatlıkla söz konusu olabildiğine göre endişe edilecek bir durum yok demektir. Evet
peygamberleri yüksek hâlleriyle kabullenmeye razı olmayan nefislerin onları kendileri gibi sıradan bir beşer olarak görmeyi arzu etmeleri kaçınılmaz olmaktadır.
İşte bu olumsuz neticeye maruz kalmamak için Resûl-i Ekrem’enefsin değil
vahyin takdim ettiği şekliyle bakılması gerekir. Şimdi bu zaviyeden şu âyet-i kerimeyi yeniden okumaya çalışalım:“Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât etmekte (O'nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte)dirler. O hâlde siz de ey müminler O'na salât edin (yani O'nun şanını yüceltmeye özen gösterin) ve O'na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin).” (Ahzâb 33/56) Bu ilâhî beyandan
saygıya ve övgüye en çok hakkı olanların peygamberler olduğunu anlıyoruz. Öyleyse onlara karşı gerek düşünce
gerekse söz ve yazıda dikkatli olmaya çalışmak bizim için bir sorumluluk olmalıdır.
Netice
Peygamberler (aleyhimüsselâm) üstün karakter ve yüksek haslet sahibi müstesna insanlardır; Onlar sıradan bir beşer değillerdir. Öyleyse inanmış her bir fert bu mümtaz silsileyi -hususiyle bu silsilenin son ve en mükemmel halkası olan Allah Resulü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek hâl ve konumuyla kabul etmeli ve bu duyarlılığı korumayı bir vecibe bilmelidir.
yeni ümit-2010
Şu an 1 kişi bu konuyu görüntülüyor. (0 üye ve 1 misafir)
Bookmarks