Forumuz.Net sitesine hoş geldiniz.
Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 20 Sayfa bulundu
Like Tree1Likes

Konu: Deyimler Sözlüğü

  1. #1
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Deyimler Sözlüğü

    Deyimler Sözlüğü

    a) Tanımı:
    Genellikle gerçek anlamından az çok ayrı bir anlamı olan ilgi çekici bir anlatımı bulunan ifadeyi daha zengin kılan iki veya daha fazla kelimeden meydana gelen kalıplaşmış söz topluluklarına "deyim (tabir)" denir.

    b) Özellikleri:
    1. Kalıplaşmış sözlerdir. Yerleri değiştirilemez; bir kelime çıkarılıp aynı anlama da gelse yerine başka bir kelime konamaz. "Eli yüzü düzgün" deyimi "yüzü eli düzgün" biçiminde; "baş kaldırmak" deyimi "kafa kaldırmak" biçiminde değiştirilip söylenemez; söylense de deyim olmaz.
    2. Bir araya gelirken çoklukla kendi gerçek anlamlarından ayrı bir anlam belirtirler. "Altın kesmek" deyimi "altını kesip doğramak parçalara ya da dilimlere ayırmak" anlamında kullanılmaz; bu söz "çok para kazanmak kazanır durumda olmak" anlamında kullanılır. Ancak kimi deyimlerde kalıplaşmış sözden çıkan anlam gerçek anlamın dışında değildir. "Sesi çıkmamak; çoğu gitti azı kaldı" deyimlerinde olduğu gibi.
    3. Kısa ve özlü ifadeler taşırlar. Bir kavramı bir düşünceyi bir olayı az sözle belirtmek ya da daha etkili kılmak için kullanılırlar.
    4. En az iki kelimeden oluşurlar. Bir kısmı kelime grubu bir kısmı da cümle hâlinde biçimlenmiştir. "Günaha sokmak içini dökmek" ve "elifi görse mertek sanır" "burnu yere düşse almaz" gibi.
    5. Çoklukla mastar hâlinde olduklarından fiil çekimine girerler. "Burnunu çekmek" deyimi "burnunu çekti"; "bozuk çalmak" deyimi "bozuk çaldı"; "güçlük çıkarmak" deyimi "güçlük çıkardı" biçiminde çekimlenebilir.
    6. Deyimlerin bir çoğu benzetme ve söz sanatları ile süslüdür. Anlatıma güzellik canlılık ve çekicilik katmak için bu şekilde kullanılırlar. Bu bakımdan genel kural niteliği taşımazlar. Bu yönleriyle de atasözlerinden ayrılırlar. Çünkü atasözleri genel kural niteliği taşırlar; yol göstermek ders ve öğüt vermek amacı güderler. "Ağaçtan maşa aptaldan paşa olmaz" ata sözü netleşmiş bir genel kuraldır. Denenmiş uygulanmış her zaman ve herkes için doğru olan bir genel kural niteliğinde biçimlenmiştir. Oysa "fiyatı kırmak" sözünde genel bir kural yoktur. Çünkü her zaman fiyat dondurulmaz.
    7. Bazı benzetmeli söyleyişler deyim olmadıkları hâlde deyim gibi kullanılırlar. "Arpacı kumrusu gibi (düşünmek)" "beşlik simit gibi (kurulmak)" "arı kovanı gibi (işlemek)" "kabak çiçeği gibi (açılmak)" deyimleri bu türdendirler.
    8. Kimi ikilemeler de çoklukla deyim sayılmaktadır. "Allak bullak" "oldum olası" "takım taklavat" "süklüm püklüm" "ev bark" gibi.
    9. Çoğu zaman deyimlerle birleşik kelimeler karıştırılır. Bu yanlışlara düşmekten kimi bilgilere sahip olmakla kurtulmak mümkündür. Birleşik kelimelerin bitişik yazıldıkları isim soyundan geldikleri aralarına yapım ve çekim eki girmeyecek kadar kaynaşmış oldukları unutulmamalıdır. Bunun yanı sıra deyimleri oluşturan kelime gruplarının isim ve fiil çekimlerine girdikleri aralarına çekim ekleri aldıkları da hatırdan çıkarılmamalıdır. Ancak bu ilkeler her ne kadar göz önünde tutulsa da deyimlerle birleşik kelimeleri kimi zaman tam ayırt etmek imkânı yoktur.
    10. Bir milletin söz gücünden doğan ve doğduğu toplumun malı olan deyimler bazı istisnaları dışında mecazdırlar; kelime grubu olarak da isim sıfat zarf görevlerinde bulunurlar: "İçten pazarlıklı bir adam" cümlesinde "içten pazarlıklı" deyimi sıfat olarak; "keyfimi kaçırıp gitti" cümlesinde "keyfi kaçmak" deyimi zarf olarak; "karga derneğinde işim yok benim" cümlesinde "karga derneği" deyimi de isim görevinde kullanılmıştır.


    A

    Aba altından değnek göstermek: Sakin yumuşak görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak."Sakın onlara aba altından değnek göstermeye kalkma yoksa kaçırırsın."
    Abacı kebeci ara yerde sen neci?: "Tamam ilgililer bu işe karışabilirler ama sen neci oluyorsun" anlamında kullanılır.
    Abayı yakmak:
    Gönül verip âşık olmak tutulmak."Türkmen kızına abayı yakalı beri sazı elinden düşürmez oldu."
    Abbas yolcu: 1. Yola çıkmaya kesin kararlı."Abbas yolcu! Daha fazla oyalamayın." 2. Ölmek üzere (olan). "Komaya girdi abbas yolcu mu ne?"
    Abesle iştigal etmek: Yersiz yararsız boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek."Şu yaşa geldin ama abesle iştigal etmekten vazgeçmedin."
    Abuk sabuk konuşmak: Düşünmeden birbiriyle ilgisi olmayan tutarsız saçma sapan söz söylemek. "Yeter artık abuk sabuk konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım."
    Abur cubur:
    Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen yemek yerini tutmayan yiyecekler."Ne diye çocukların karnını abur cuburla doyuruyorsun?"
    Aceleye getirmek (dara getirmek):
    1. Bir işi gerektiği gibi yapmayıp zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. "Tezgâhtar aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş."2. Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek. "Yazın hiç de güzel değil aceleye getirmişsin."
    Acemi çaylak:
    Toy tecrübesiz beceriksiz. "Acemi çaylağa bak hele! Sen mi tamir edeceksin o saati?"
    Acı çekmek (duymak):
    1. Ağrı sızı duymak. "Kazadan sonra çok acı çekti." 2. Üzülmek üzüntü içinde kalmak."Eşini kaybedeli on yıl oldu ama o hâlâ acı çekiyor."
    Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek): Bir şeyin verdiği acı üzüntü benliğinde derin iz bırakmak."Elindeki tek evi de yanıp kül olunca acısı yüreğine işledi."
    Acısını çekmek: Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü yaşamak."Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum."
    Acısını çıkarmak: 1. Acılığını yok etmek."Yağda kavurarak acısını aldı."2. Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3. Öç almak."Bir gün bana yaptıklarının acısını senden çıkaracağım."
    Acı soğuk: Keskin hoşa gitmeyen çok üşütücü soğuk."Acı soğuk insanın iliklerine işliyordu."
    Acı söz: İnsanın gönlünü inciten onuruna dokunan ağır söz."Bu acı sözlerine kim katlanır sanıyorsun?"
    Aç acına: Aç olarak hiçbir şey yemeden."Bu iş aç acına yapılmaz."
    Açığa çıkarılmak (alınmak): İşinden çıkarılmak görevine son verilmek."İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı."
    Açığa vurmak: Gizli saklı bir şeyi herkese duyurmak ortaya çıkarmak."Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu."
    Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduğu para eşya veya başka bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak."Kasiyerin salı günü akşamı on bin lira açığı çıktı."
    Açığını bulmak: Herhangi bir işteki eksiği hileyi veya zararı ortaya çıkarmak."Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün."
    Açık alınla: Başarı şeref övünç ve dürüstlükle."Hemen her işten açık alınla çıkar onlar."
    Açık bono vermek: Bir kimseye sınırsız istediği gibi davranma yetkisi tanımak.
    Açık fikirli: Olayları gelişmeleri yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse."Bu toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç bugün daha fazladır."
    Açık kalpli (yürekli): Samimî içi temiz içi dışı bir olan kimse."Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim."
    Açık kapı bırakmak: Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak kesip atmamak ileriyi düşünerek ılımlı davranmak."Bu kadar kesin konuşmayalım açık kapı bırakalım da iyi düşünebilme fırsatları olsun."
    Açık konuşmak: Gerçeği sakınmadan çekinmeden söylemek."Daima açık konuşan insanları severim."
    Açık saçık: Göreneğe terbiyeye aykırı derecede açık (söz davranış elbise)."Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?"
    Açık seçik: Çok açık çok belirgin ayrıntılarına kadar görülebilen."Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek istediğini."
    Açıkta kalmak (olmak):
    1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak."Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca."
    Açıktan kazanmak: Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek para kazanmak."Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir kural hâline getirdi."
    Açık vermek: 1. Geliri giderini karşılamamak."Maaşımız yetmeyecek bu ay galiba açık vereceğiz."2. Ortaya çıkmaması gereken şeyi farkında olmadan belli etmek."Dikkat et de düşmanlarına açık verme."
    Açlıktan nefesi kokmak: 1. Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak."Dün açlıktan nefesim kokuyordu ama bugün çok şükür karnım tok."2. Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.
    Açmaza düşmek: İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak. "Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır."
    Aç susuz kalmak: Çok yoksul bir duruma düşmek fakirlikten yaşayamaz hâle gelmek."Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz kalmış durumda."
    Adama dönmek: Hoşa giden bir duruma gelmek düzelmek."Kapılar pencereler boyanınca ev adama döndü."
    Adamdan saymak: Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek saygı duymak. "Seni adamdan saydım diye mi naz yapıyorsun?"
    Adam etmek: 1. Eğitmek yetiştirmek belli bir seviyeye getirmek."Sen uğraş didin adam et o da sırt çevirsin sana."2. Tamir edip kullanılır hâle getirmek bir yeri düzene sokmak."Bu arabayı eninde sonunda adam edeceğim."
    Adam evladı: İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü sözü doğru çocuğu."Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi."
    Adam içine çıkmak: Topluluğa karışmak eşe dosta gitmek değerli insanların bulunduğu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek."Adam içine çıkmayalı uzun zaman oldu."
    Adam olmak: 1. Yetişip büyümek gelişmek iş güç sahibi olmak."Umarım o da bir gün adamolur."2. Onarılıp işe yarar hâle gelmek.
    Adam (insan) sarrafı: Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. "Sen üzülme baban insan sarrafıdır onun ne mal olduğunu kolayca anlar."
    Adam sen de (adaaaam!): Bir işin önemli olmadığını aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenir."Adam sen de o katılmazsa katılmasın biz birlikte oynarız."
    Adam sırasına geçmek (girmek): Toplumda kendisine daha önce değer verilmezken artık kendisine önem ve değer verilir olmak."Biliyorum seni de adam sırasına geçiren paran oldu."
    A`dan Z`ye kadar: Bütünüyle baştan aşağı."Bu sınıfın düzeni a`dan z`ye kadar bozuk."
    Adı batmak: Adı anılmaz olmak unutulmak sözü edilmez olmak. "Hatırlatmayın adı batsın o adamın!"
    Adı çıkmak: Kötü bir şöhret kazanmak."Bir kere adı çıkmış ne yapsa fayda etmiyor kimse dinlemiyor onu."
    Adı kalmak: Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak."Birkaç yıl sonra İstanbul`da doğal güzelliklerin sadece adı kalacak."
    Adı karışmak: İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu o olaya karıştığı söylenmek."Soygun işine Ali`nin de adının karıştığı söyleniyor. Doğru mu?"
    Adım atmamak: Kesinlikle gitmemek uğramamak aramamak. "Bir daha o eve adım atmamaya yeminliyim."
    Adını anmamak: Bir şeyden bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuş görünmek."Evi terk eden oğlunun adını anmamakta sonuna kadar kararlı."
    Adını koymak: 1. İsim vermek. "Yeni doğan çocuğun adını Ali koydular."2. Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak."Önce adını koyalım da ona göre hareket edelim."
    Adını vermek: 1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. "Benim adımı ver ki işlerin çabuk görülsün."
    Aforoz etmek: 1. Kilise birliğinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan çıkarmak ilgiyi kesip uzaklaştırmak ilişkileri tamamen koparmak."Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı."
    Ağır aksak: Pek yavaş olarak düzgün olmayarak."Her zaman işleri ağır aksak yapıyorsunuz."
    Ağır basmak: 1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir işte etkili olmak gücü üstün gelmek istediğini yaptırmak."Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı."
    Ağır başlı: Ciddî olgun hareketlerinde ölçülü işlerini düşüne taşına yapan kimse."Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır."
    Ağırdan almak: Bir işi yapmakta acele etmemek yavaş davranmak isteksiz görünmek."Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü anlamıyorum."
    Ağır elli: 1. Oldukça yavaş iş yapan çabuk yapmayan. 2. Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan."Adamın eli amma da ağırmış ense köküm hâlâ ağrıyor."
    Ağır gelmek: 1. Ağrına gitmek onuruna dokunmak."Haketmediğim şu sözler öylesine ağırgeldi ki bana."2. yapılması güç gelmek."Bu yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara."
    Ağır hastalık: Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli hastalık."Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve zayıf kaldı."
    Ağır söz: Kişinin gönlünü inciten gücüne giden onuruna dokunan dayanılması güç söz."Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti."
    Ağız aramak (veya yoklamak): Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak."Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?"
    Ağız (söz) birliği etmek: Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi yapmak ya da söylemek."Ağız birliği etmeli hep birlikte savunmalıyız kendimizi."
    Ağızdan laf (söz) çekme(çalmak): Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. "Boşuna uğraşma ağzından laf çekemezsin onun."
    Ağızda sakız gibi çiğnemek: Bir düşünceyi bir sözü tekrar edip durmak."Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu sözü!"
    Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak."Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi."
    Ağız dil vermemek: 1. Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2. Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak susmak."Kurşuna dizilmeyi göze aldılar ama ağız dil vermediler."
    Ağız eğmek: Yalvarmak hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu dökmek. "Ölürüm de ağız eğmem o adama!"
    Ağız kalabalığı: Birbirini tutmayan gereksiz konu dışı sözler."Asıl meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!"
    Ağız kalabalığına getirmek: Birini gereksiz sözler söyleyip çok konuşmak yolu ile şaşırtmak dikkatini dağıtıp aldatmak."Ağız kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları."
    Ağız kavafı: Karşısındakini ikna etmek için diller döken çok konuşan gerekli gereksiz söz söyleyen kimse."İğreniyorum şunun gibi ağız kavafı heriflerden."
    Ağız yapmak: Birini aldatma yanıltma oyalama amacıyla duygularını düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde konuşmak."Ne ağız yapıp duruyorsun gerçeği söylesene!"
    Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran."Haydi yürü ağzı açık ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine."
    Ağzı (bir karış) açık kalmak: Çok şaşırmak şaşakalmak. "Onca seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı açık kaldı."
    Ağzı kalabalık: Çok ve manasız saçma sapan tutarsız sözler söyleyen."Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş."
    Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek sevindiği her hâlinden belli olmak. "Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına vardı."
    Ağzı laf yapmak: Güzel inandırıcı söz söyleme yeteneği olmak."Politikacı mı olacaksın ağzın laf da yapmalı."
    Ağzına (veya ağzının içine) bakmak: 1. Ne diyeceğini beklemek. 2. Onun sözüne göre hareket etmek."İyi yemek için de onun ağzına bak bari!"
    Ağzına baktırmak: Etkili güzel konuşarak kendini zevk ile dinletmek dinleyenleri kendisine hayran etmek."O ağzına baktırmasını bilen ender hatiplerdendi."
    Ağzına bir parmak bal çalmak: Amacına ulaşmak için birini tatlı sözlerle bir süre oyalamak kandırmak; umut verip ikna ederek işini yaptırmak."Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal sonra her istediğini yaptır."
    Ağzına girmek: Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla yaklaşmak."Çocuklar masal anlatan dedenin neredeyse ağzına gireceklerdi."
    Ağzına lâyık: Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır çok lezzetli yiyecek anlamında."Haydi durma uzan tam ağzına lâyık bir tatlı!"
    Ağzında bakla ıslanmamak: Sır saklamayı becerememek sırrı hemen açığa vurmak."Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl oluyor da açılıyorsun?"
    Ağzında gevelemek: Açık olarak söylememek belirli konuşmamak."Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen söyle çok işim var."
    Ağzından bal akmak: Çok tatlı hoşa gider biçimde konuşmak."Konuş konuş hele; ağzından bal akıyor."
    Ağzından çıkanı kulağı işitmemek: Sözlerini tartmadan düşünmeden öfke içinde nere varacağını hesaplamadan konuşmak."İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın duymuyor."
    Ağzından düşürmemek: Bir kimseden veya bir şeyden her zaman söz etmek."Ölünceye kadar torunu Esma`nın adını ağzından düşürmedi."
    Ağzından girip burnundan çıkmak: Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek; veya kandırmak."Ağzından girip burnundan çıktı ve ondan para koparmayı başardı."
    Ağzından kaçırmak: Söylemek istemediği bir şeyi boş bulunup söyleyivermek."Dikkatli ol lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri söyleme."
    Ağzından laf almak (çekmek): Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek."Boşuna uğraşma ağzımdan laf alamazsın."
    Ağzından yel alsın: Olumsuz kötü şeylerden bahsedenlere karşı "ağzını hayra aç" anlamında söylenir."Bugün kötü şeyler mi bekliyorsun? Ağzından yel alsın o ne biçim beklenti?"
    Ağzını açıp gözünü yummak: Kızgınlık ile sonunu düşünmeden ağzına gelen kötü sözleri söylemek karşısındakine hakaret etmek."Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu."
    Ağzını aramak: Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak istediğini öğrenmek."Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp satmayacağını öğren."
    Ağzını bıçak açmamak: Kırgınlıktan üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak."Boşuna uğraşma evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor."
    Ağzını havaya (poyraza) açmak: Umduğunu elde edememek fırsatı kaçırdıktan sonra boş yere beklemek."Evi o zaman alacaktın artık geçti bundan sonra ağzını havaya aç."
    Ağzını kapamak: 1. Susmak. 2. Çıkarının elden gideceğini düşünerek birinin konuşmasını önlemek."Ağzını kapatamazsak konuşup bizi elâleme rezil edecek."
    Ağzının içine bakmak: Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice dinlemek."Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine bakıyorlardı."
    Ağzının kokusunu çekmek: Bir kimsenin dayanılmaz çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak."Yeter artık daha fazla senin ağız kokunu çekemem."
    Ağzını öpeyim (seveyim): Sevindirici bir söz söyleyene "ne güzel hoş söyledin" anlamında kullanılır.
    Ağzının payını vermek: Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek."Demek öyle ben de senin ağzının payını vermezsem bana da Hasan demesinler!"
    Ağzının suyu akmak: Çok beğenip isteyecek duruma gelmek imrenmek."Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı."
    Ağzının tadı kaçmak: Rahatı kaçmak huzurunu kaybetmek bir kimsenin kurulu dirliği düzenliği bozulmak."Şu vızır vızır işleyen yol burdan geçince ağzımızın tadı kaçtı."
    Ağzının tadını bilmek: 1. Güzel yemeklerden anlamak. 2. Bir şeyin güzelini iyisini bilmek anlamak."Şunlardaki güzelliğe bak ağzının tadını da biliyorsun hani."
    Ağzı sulanmak: İmrenmek."Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye başlayınca benim de ağzım sulandı."
    Ağzı süt kokmak: Çok genç toy ve tecrübesiz olmak."Şu ağzı süt kokan mı yarışacak benimle."
    Ağzı var dili yok: 1. Oldukça sessiz sakin kendi hâlinde. 2. Konuşmayıp susan derdini anlatmayan."Telâşlanma sakın ağzı var dili yok o çocuğun seni hiç üzmez."
    Ağzıyla kuş tutsa.: "Ne kadar çaba gösterse ne yapsa da" anlamında kullanılır."Ağzıyla kuş da tutsa artık bu eve adım atamaz."
    Ah almak: Birinin bedduasını üstüne çekmek."Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın."
    Ahı çıkmak: Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.

    Ahı tutmak: Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi."Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu görecek o."
    Ahı yerde kalmamak: Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini göstermek."Şunu iyi bil ki ey zalim ahım yerde kalmayacak; yüz üstü sürüneceksin."
    Ahkâm çıkarmak: Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak."Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye ahkâm çıkardı."
    Ahmak ıslatan: İnce ince yağan yağmur çisenti."Böyle yürümeye devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek."
    Ahret kardeşi: Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
    Ahrette on parmağı yakasında olmak: Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın öte dünyada (ahrette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması."Hakkımı vermedin ama ahrette on parmağım yakanda olacaktır."
    Akan sular durmak: Artık itiraz edilebilecek karşı durulacak bir nokta kalmamak."Siz Mehmet Ağa`ya gidin o devreye girdi mi akan sular durur kolay anlaşırsınız."
    Akıl defteri: Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter muhtıra defteri ajanda.
    Akıl etmek: Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek vaktinde hatırlamak."Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl edemedim."
    Akıl hocası: 1. Birine yol gösteren akıl öğreten kimse. 2. Herkese akıl öğretmeye meraklı kimse."Lütfen akıl hocalığı yapmaya kalkma biz işimizi senden iyi biliriz."
    Akıl kârı olmamak: Akıllı dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş olmamak."Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?"
    Akıl kutusu (kumkuması): Çok zeki akıllı kimse; bilgiç."Akıl kutusu mübarek her meseleyi çözüyor."
    Akıllara durgunluk vermek: Çok şaşılacak bir şey olmak."Bir görmeliydin o olayı akıllara durgunluk verecek bir olaydı."
    Akıllı uslu: Dengeli yaramazlık etmeyen ölçüsüz ve taşkın davranışlarda bulunmayan."Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor."
    Akıl öğretmek (vermek): Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede bulunmak bilgi vermek."Sana akıl verecek bir adam da mı bulamadın?"
    Akıl sır ermemek: Bir işin gizli yönlerini niteliğini asıl sebebini anlayamamak."Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır erdiremedim."
    Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak gerçekleşmeyecek bir iş uğrunda boşuna çaba sarf etmek."Desene boşuna kürek çekmişiz olmayacak bu iş."
    Akla karayı seçmek: Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak sonuca kadar çok zahmet çekmek."Seni buluncaya kadar akla karayı seçtim."
    Aklı almamak: 1. Akla uygun gelmemek inanılacak gibi olmamak. 2. Anlamamak."Şu işleri bir türlü aklım almıyor."
    Aklı başına gelmek: 1. Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca davranmak. 2. Baygınlıktan ayılmak kendine gelmek."Çabuk koşun nihayet kendine geliyor!"
    Aklı başından gitmek: 1. Çok korkudan veya çok sevinçten ne yapacağını şaşırmak. 2. Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi düşünememek."Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım başımdan gitti."
    Aklı başında olmamak: 1. İyi düşünebilir durumda olmamak. 2. Bayılmak kendisinden geçmek."Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki böylece sorumluluktan kurtulacak rahat edecek."
    Aklı çıkmak: Titizlikle üzerinde durmak çok korku geçirmek çok korkmak."Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor."
    Aklı durmak: Şaşırmak düşünemez bir hâle gelmek."Resmi öyle güzel yapmış ki görsen aklın durur."
    Aklı karışmak: Ne yapacağını bilememek bocalamak şaşırmak."Dur hele bir düşüneyim söylediklerin aklımı karıştırdı."
    Aklı kesmek: Bir şeyin olabileceğine bir şeyi yapabileceğine inanmak."Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor."
    Aklına düşmek: 1. Hatırlamak. 2. Kafasında bir düşünce doğmak."Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?"
    Aklına esmek: Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya karar vermek."Birden aklına esti kalkıp sahile indi."
    Aklına gelen başına gelmek: Olmasından korktuğu şeyin zarar verici etkisine uğramak."Aklıma gelen başıma geldi evi su bastı."
    Aklına gelmek: 1. Hatırlamak. 2. Bir şeyi yapmayı düşünmek tasarlamak."Aklıma geldi kalkıp babama gittim."
    Aklına koymak: 1. Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek."Bu sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum."2. Bir fikri başkasına aşılamak.
    Aklına (aklını) takmak: Bir şeyi devamlı olarak düşünmek bir fikre sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul etmek."Onu niçin kırdım aklıma takıldı düşünüp duruyorum."
    Aklına yer etmek: Uygun bulduğu bir düşünce kafasına yerleşmek."Onun sana söyledikleri aklına yer eder inşallah."
    Aklından zoru olmak: Tutarsız dengesiz ölçüsüz delice davranışlarda bulunmak."Bırak o bıçağı aklından zorun mu var senin?"
    Aklını almak: Çekiciliği güzelliği ile büyülemek etkisi altına almak."Kızın bir bakışı aklını başından almaya yetti."
    Aklını başına almak (toplamak devşirmek): Mantıksız ölçüsüz davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola girmek."Aklını başına al yoksa bu içki seni götürecek."
    Aklını başından almak: Çok şaşırtmak düşünemeyecek duruma getirmek."Gördüğü ev aklını başından aldı."
    Aklını (bir şeyle) bozmak: 1. Sapıtmak delirmek. 2. Yalnızca ilgilendiği üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak başka hiçbir mesele düşünmemek."Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu."
    Aklını çalmak (çelmek): 1. Kararından niyetinden vazgeçirip başka bir yola sokmak. 2. Baştan çıkarmak ayartmak."Aklını çelip onu evlenmeye razı et."
    Aklını peynir ekmekle yemek: Akılsızca şaşkınca delice işler yapmak."Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?"
    Ak pak: 1. Tertemiz. 2. Saçı sakalı ağarmış. 3. Alımlı ve beyaz tenli."Ne kadar da ak pak bir çocuk."
    Akşama sabaha: Neredeyse pek yakında kısa bir süre içinde."Konuklar akşama sabaha burada olurlar sakın bir yere kaybolma!"
    Akşamdan kavur sabaha savur: Kazandığını günü gününe harcayan har vurup harman savuran savruk kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
    Akşamı iple çekmek: Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek."Ne güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum."
    Alacağına şahin vereceğine karga: Alırken bütün gücünü kullanan ve kolaylık gösteren kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır."Ne adamsın be! Alacağına şahin vereceğine karga! Yazıklar olsun!"
    Alacağı olsun: "Günün birinde ondan öcümü alırım" anlamında göz korkutmak için söylenir.
    Al aşağı etmek: Birini bulunduğu yerden mevkiden indirmek."Ya gördün mü demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!"
    Al birini vur birine (ötekine): Hepsi aynı bir ayarda hiçbiri işe yaramaz."Onlardan söz etme bana. Al birini vur birine."
    Alçak gönüllü olmak: Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan daha aşağı düzeyde sayma başkalarından yüksek görmeme durumu."İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü olmaktır."



    Hemen Paylaş!

    tonyukuk likes this.


    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  2. #2
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    Al gülüm ver gülüm: 1. Karşılıklı sevgi gösterisi. 2. Çokluk uygun olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.
    Alı al moru mor: Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş (olarak)."Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al moru mor bir şekilde yetişebildim."
    Alıcı gözüyle bakmak: Çok dikkatli bakmak inceden inceye gözden geçirmek."Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı."
    Alın teri dökmek: Zahmetli iş görüp çok emek vermek."Alın teri dökmeyenler emeğin ne olduğunu bilemezler."
    Ali Cengiz oyunu: "Kurnazca haince aklı durduracak iş yapmak" anlamında kullanılır."Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki sormayın gitsin."
    Ali kıran baş kesen: Çok zorba kaba kuvvetle hâkimiyet kuran."Mehmet sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu."
    Ali`nin külâhını Veli`ye Veli`nin külâhını Ali`ye giydirmek: Kendi sermayesi olmadığı hâlde birinden aldığını ötekine ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
    Allah adamı: Hile kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan Allah`a ibadette kus dini bütün kimse."Allah adamı olmalısın dünya da hem de ahrette iyilik görebilesin."
    Allah`a emanet: Herhangi bir şeyi Yüce [Misafirler Kayıt Olmadan Linkleri Göremez | Kayıt Olmak için Tıklayın]`ın korumasına ve esirgemesine terk etmek."Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum oğlum."
    Allah Allah!: Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır."Allah Allah! Nasıl oldu bu iş aklım almıyor?"
    Allah aratmasın: Yakınılacak bir durumda bir şeyin hiç bulunmaması hâlindeki sıkıntı anında "Allah daha kötüsünü göstermesin" anlamında kullanılır.
    Allah aşkına: Yemin vermek veya yalvarmak için "Allah`ını seversen" anlamında şaşma usanç bildirir."Allah aşkına şu işi bir daha yapma!"
    Allah bilir: 1. Belli değil Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez."Allah bilir bu sırrın iç yüzünü."2. Bana öyle geliyor ki."Allah bilir esrar da alıyordur bu çocuk."
    Allah`ın belâsı: Varlığı üzüntü veren varlığından huzursuz olunan şey."Allah`ın belâsı adam yine çıktı ortaya."
    Allah versin: 1. Dilenciyi savmak için "bekleme sadaka vermeyeceğim" anlamında söylenir. 2. İyi şey elde edenlere memnunluk bildirmek için kimi zaman da takılma ve şaka için söylenir."Allah versin işlerin gayet iyi görünüyor.
    Allah yarattı dememek: Kıyasıya dövmek çok hırpalamak."Adamlar yabancıya bir giriştiler ki Allah yarattı demediler."
    Allah "yürü ya kulum" demiş: Az zamanda çok para kazanan ve işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir."Cenab-ı Hak bir kimseyi zengin etmek isterse ona `yürü ya kulum` demesi yeter."
    Allak bullak etmek: Kurulu düzeni bozmak karmakarışık bir duruma getirmek."Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler."
    Allayıp pullamak: Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek donatmak."Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar."
    Allem etmek kallem etmek: İstediğini elde etmek için her türlü kurnazlığa başvurmak."Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı adamın evini elinden aldılar."
    Alnı açık yüzü ak (olmak): Herhangi bir ayıbı çekinecek bir durumu olmamak iffetli ve şerefli olmak."İşte alnı açık yüzü ak meydandayım; çıksınlar karşıma."
    Alnını karışlamak: 1. Bir işin çok güç olduğunu yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır. 2. Küçümseyerek meydan okumak tehdit etmek."Beni polise bildirenin alnını karışlarım."
    Alnının akıyla: Küçümsenecek ayıplanacak bir duruma düşmeden; tertemiz şerefiyle başarılı olarak."Allah`ın izniyle bu işten alnımın akıyla çıkacağım."
    Alnının ar damarı çatlamak: Utanma sıkılma duygularını yitirmiş bulunmak."Adama bak nerede soyunuyor alnının ar damarı çatlamış anlaşılan."
    Alnının damarı çatlamak: Başarmak için çok sıkıntı çekmek çok çaba sarf edip emek vermek."O yolu açıncaya kadar benim alnımın damarı çatladı sen ne halt etmeye bozuyorsun?"
    Alnının kara yazısı: Kötü talih baht."Ne yapayım alnımın kara yazısı böyle imiş."
    Al takke ver külâh: 1. Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden sonra. 2. Senli benli samimî dostluğu sürdürerek."Al takke ver külâh yıllarca yaptık bu işi."
    Altı alay üstü kalay: İçi dışı bir olmayan; dışı süslü içi berbat."Altı alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu."
    Altı kaval üstü şeşhane (Şişhane): Daha çok giyim için "altı üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz." anlamında kullanılır."Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane elbiseyi yoksa rezil olacaksın el âleme."
    Altın babası: Çok zengin parası çok olan kimse."Adam altın babası her istediğini kolayca yaptırıyor."
    Altın bilezik: Para getiren hayat boyunca geçimi sağlamaya yarayan sanat ve meslek."Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın rahat edesin."
    Altında kalmamak: 1. Bir şeyi karşılıksız bırakmamak."Onun bana yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?"2. Bir şeyin üstesinden gelmek."Bana verdiği işin altında kalmayacağım."
    Altından Çapanoğlu çıkmak: Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak."Bana öyle geliyor ki bu işin altından Çapanoğlu çıkacak."
    Altından girip üstünden çıkmak: Bir serveti bir parayı bir kaynağı gereksiz yere düşüncesizce sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek."Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı."
    Altından kalkmak: Bir zorluğu yenip işi başarmak."Telâşlanma işin altından kalkacaktır o."
    Altını çizmek: Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek üzerine dikkati çekmek vurgulamak."Altını çize çize söylüyorum. Eninde sonunda sen de geleceksin."
    Altını üstüne getirmek: 1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer bırakmamak."Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık." 2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek karmakarışık etmek."Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi."
    Altın kesmek: Çok fazla miktarda para kazanır olmak."Adamların açtığı büfe altın kesiyor sanki."
    Altmış altıya bağlamak: O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünmek."İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun."
    Altta kalanın canı çıksın: "Herkes başının çaresine baksın güçsüzleri düşünme gücü yetmeyene ne olursa olsun" anlamında kullanılır.
    Alttan (aşağıdan) almak: Sert konuşan birine karşı yumuşak olumlu onu haklı görüyormuş gibi tavır almak."Amacına ulaşmak istiyorsan onunla konuşurken alttan al pes perdeden konuş."
    Alttan güreşmek: Biraz geriden pasif hareket edip gizli gizli yenme yollarını kollamak."Vay hınzır vay! Alttan güreşip aklın sıra başarı kazanacaksın ha!"
    Alt yanı çıkmaz sokak: Sonuç alınmayacak iş umutsuz durum."Çobanlık mı dağ tepe dolaş dur alt yanı çıkmaz sokak vesselâm."
    Amana gelmek: Teslim olmak önce direnirken zor karşısında boyun eğmek."Nihayet düşman amana geldi."
    Aman dedirtmek (amana getirmek): Karşı koyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak teslim olmaya zorlamak."Düşmana aman dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık."
    Aman dilemek: Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasını istemek galip gelenin merhametine sığınmak."Aman dileyene kılıç kalkmaz."
    Aman vermemek: 1. Göz açtırmamak rahat bırakmamak. 2. Düşmanı acımayıp öldürmek merhamet etmemek."Böyle kahpe insanlara sakın aman vermeyin!"
    Ana baba günü:
    1. Mahşer günü. 2. Sıkıntılı kalabalık; telâşlı tehlikeli kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık."Yangın yeri ana baba gününe dönmüştü."
    Ana kuzusu: 1. Pek küçük kucak çocuğu. 2. Sıkıntıya güç işlere alışkın olmayan nazlı çocuk veya genç."Şu torbayı kaldırışına bak hele tam bir ana kuzusu."
    Anan yahşi baban yahşi: Bir kimseyi işini yaptırabilmek için pohpohlamak gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye çalışmak.
    Anası ağlamak: Çok eziyet çekmek sıkıntıya katlanmak bitkin duruma düşmek."Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı."
    Anasından doğduğuna pişman: 1. Üşengeç çok tembel. 2. Canından bezmiş."O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin pişman."
    Anasından doğduğuna pişman etmek: Çok eziyet ederek canından bezdirmek bir kimseyi çok üzmek."Karşıma bir çıksın onu anasından doğduğuna pişman edeceğim."
    Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek: Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek eziyete katlanmak."Şu arabanın taksitlerini ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi."
    Anasını ağlatmak: Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek."Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını ağlattılar."
    Anasının gözü: Hileci kurnaz çok açık göz çıkarcı hin oğlu hin."Adam anasının gözü iki dakikada bitiriverdi işi."
    Anasının nikâhını istemek:
    Bir şeye değerinden çok para istemek olmayacak bir istekte bulunmak."Senin istekli olduğunu duydu adam şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve."
    Anasını sat! (satayım): Önem verme aldırma umursama bunun için kederlenme üzülme"Sat anasını o işin yenisine bak!"
    Anca beraber kanca beraber: Birbirimizden ayrılmayacağız işler iyi de gitse kötü de gitse hep birlikte yapacağız beraberliği bozmayacağız."Bu toprağı yalnız ben mi atacağım hayır arkadaşlar; haydi anca beraber kanca beraber."
    Anladımsa Arap olayım: "Hiçbir şey anlamadım" anlamında kullanılır."Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım."
    Ant içmek (etmek): Yemin etmek bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek."Ant içtik asla bu ülkeyi düşmana bırakmayacağız."
    Apar topar: Telâş ve acele ile yaka paça hazırlanmadan"Treni kaçırırım korkusuyla apar topar evden ayrıldım."
    Ara (aralarını) bozmak: İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi dostluğu arkadaşlığı yıkmak."Kim ki ara bozar o toplumun yüz karasıdır."
    Ara bulmak: Birbirleriyle anlaşamayan bir araya gelemeyen kişileri uzlaştırmak barıştırmak."İki öğrencinin arasını bulmak tam bir haftamı aldı."
    Araları açılmak (bozulmak): İyi ilişkileri dostlukları arkadaşlık bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek."Şu iki çiftin araları nasıl açıldı hâlâ anlayamadım."
    Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek): İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak aralarına soğukluk girmek birbirlerine gücenmek"Niçin konuşmuyorsunuz? Aranızdan kara kedi mi geçti?"
    Aralarından su sızmamak: Çok iyi çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak ahbap olmak."Şunlara bak aralarından su sızmıyor."
    Arap saçına dönmek: İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum alması."Bırak artık sorumsuzluğu işleri bu tavrınla Arap saçına döndürdün."
    Araya girmek: 1. İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2. Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3. Yapılmakta olan bir işin yapılmasını geciktirmek."Araya başka işler girince seninkini yapamadım kusura bakma."
    Araya koymak: Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına başvurmak."Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı sağlayacaklardır."
    Arayı yapmak: 1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık olan iki kişiyi uzlaştırıp barıştırmak."Hasan aramızı yapmasaydı biz hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık."
    Ar damarı çatlamak: Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak utanmayı bırakmak yüzsüz olmak."Ar damarı çatlamış bu adamdan ne umuyorsun anlamadım bir türlü."
    Arı kovanı gibi işlemek: Girip çıkanı gelip gideni çok olmak."Şu seçim dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor."
    Ârif olan anlasın (anlar): Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.
    Arka arkaya vermek: Birbirini korumak kollamak için birleşmek; dayanışmak yardımcı olmak."Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir güç duramaz."
    Arka (sırt) çevirmek: Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek yabancı gibi davranmak."İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi."
    Arka çıkmak: Birilerine karşı birini korumak; savunmak kayırmak."Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti."
    Arkadan söylemek: Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında ileri geri konuşmak dedikodusunu yapmak çekiştirmek."Adamın arkasından söylemeye utanmıyor musun?"
    Arkadan vurmak: Kendisine inanan güvenen bir kimseye gizlice kötülük etmek."Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi."
    Arka kapıdan çıkmak: Özellikle bir eğitim kurumundan bir iş yerinden hiçbir varlık gösteremeden bir şey öğrenemeden ayrılmak."Övünüp durma bilgine bakılırsa sen o okulun arka kapısından çıkmışsın."
    Arkası kesilmek: Tükenmek bitmek süregelen bir şeyin son bulması."Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?"
    Arkasına düşmek: 1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek. 2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak."Arkasına düşmezsen nasıl elde edeceksin o evi?"
    Arkasında dolaşmak (gezmek): Bir işi sonuca bağlamak için ilgili yerlere giderek görüşme fırsatı aramak onların yardımını sağlamak.
    Arkasını getirememek: Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek sonuçlandıramamak."Ne tembel adamsın şu işin arkasını getiremedin hâlâ!"
    Arkasını sıvamak: İltifat etmek okşamak övmek birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek."Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her işi bu çocuğa."
    Arkasını (birine) vermek: Bir kimsenin himayesinden güç almak."Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor yolu burdan geçireceğim diyor."
    Arkası (sırtı) pek: 1. Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş iyi giyinmiş olan. 2. Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen."Ona göre hava hoş çünkü karnı tok sırtı pek nasıl olsa!"
    Arkası (sırtı) yere gelmemek: 1. Sarsılmamak sağlam ve durumunu sürdürmek. 2. Hiç yenilgi yüzü görmemek."Arkası yere gelmemiş bir adam olarak kalmalı o."
    Armudun sapı var üzümün çöpü var demek: Hiçbir şeyi beğenmemek her şeyin bir kusurunu bulmak.
    Armut piş ağzıma düş: Bir işin hiç emek harcamadan olmasını kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu anlatmak için kullanılır.
    Arpa boyu kadar gitmek: Pek az ilerlemek."Onca çabaya rağmen arpa boyu kadar gidebildim ancak."
    Arpacı kumrusu gibi düşünmek: Derin derin ne yapacağını bilemeden çaresizlik içinde düşünüp durmak."Öyle arpacı kumrusu gibi ne düşünüp duruyorsun?"
    Arpalık yapmak: Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak sömürmek."Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta."
    Art düşünce (niyet): Açığa vurulandan ayrı gizli tutulan asıl düşünce."Onun bizim hakkımızda art düşüncelere sahip olduğunu biliyorum."
    Asıp kesmek: 1. İşkence etmek zalimce tavırlarda bulunmak. 2. Tehdit etmek zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi konuşmak."Dün haktan ve adaletten söz edenler bugün iktidar olunca asıp kesmeye başladılar."
    Askıda kalmak: Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca varamaması yapılamayıp öylece kalması."Senin gelmemen yüzünden bütün işler askıda kaldı."
    Askıya almak: 1. Geciktirmek belirsiz olarak ertelemek bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak. 2. Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak."Söyle ona o adamların tayin işlerini askıya alsın."
    Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını gösterir belgelerin belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere asılması ilân edilmesi.
    Aslan payı: 1. Hak edilenden daha çok alınan pay en güçlünün aldığı pay. 2. Bir bölüşmede en büyük pay."Aslan payı Ahmet`e düştü."
    Aslan yürekli: Yılmaz hiçbir şeyden korkmayan yiğit kahraman"Aslan yürekli Mehmetçik düşmanı çil yavrusu gibi dağıttı."
    Aslı faslı (astarı) olmamak: Yalan asılsız olmak gerçek payı bulunmamak."Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi."
    Astarı yüzünden pahalı olmak: Bir işin ayrıntısına ödenen paranın aslına ödenen paradan fazla olması gerçek değerinden fazlaya mal olması."Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu."
    Astığı astık kestiği kestik: Davranışlarından dolayı kimseye hesap vermeyen istediği gibi davranan çok sert kimseler için kullanılır.
    Aşağıdan almak: Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil kullanmak."Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini kolayca önlersin."
    Aşağı kurtarmaz: 1. Bundan ucuza verilmez. 2. Daha aşağı bir durumu kendine lâyık görmez."Israr etme bu araba daha aşağı kurtarmaz."
    Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık: Sakıncalı oluşları eşit olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu anlatmak için kullanılır.
    Aşağı yukarı: Yaklaşık olarak hemen hemen tam değil de tama yakın."Aşağı yukarı on kilo gelir bu yük."
    Aşık atmak: Birisiyle yarışmak özellikle kendisinden üstün birisiyle yarış etmek."Sen benimle aşık atacak biri değilsin."
    Ata et ite ot vermek (yedirmek): Uygunsuz iş yapmak; birbirini tamamlayan birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere işlerine yaramayan şeyi ilgili olmadıkları görevi vermek."Ata et ite ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?"
    Ateş almak: 1. Yanmak tutuşmak. 2. Ateşli silâhın patlaması. 3. Telâşlanmak öfkelenmek heyecanlanmak coşmak."Silâh birden ateş aldı."
    Ateş bacayı sarmak: Bir iş ya da olay önüne geçilemez tehlikeli bir durum almak."Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!"
    Ateş basmak: Aşırı ölçüde sıkılmak heyecanlanmak utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması yüzün kızarması."O nadide paha biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı."
    Ateşe atmak: Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak."Hiç aldırmadan biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil mi?"
    Ateşe tutmak: 1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak."Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım ateşine tuttular."
    Ateşe vermek: 1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2. Aşırı ölçüde telâşlandırmak. 3. Bir toplumu bir ülkeyi kargaşalık içine sürükleyerek yıkıma uğratmak."Dış güçler yerli işbirlikçilerle anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler."
    Ateşine (nârına) yanmak: Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak zarar görmek."Eğer bu malı satamazsam senin ateşine yanmış olacağım."
    Ateş kesilmek: 1. Çok kızgın öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok çalışkan hareketli ve becerikli olmak. 3. Ateşli silâhlarla yapılan atışa son vermek."Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar."
    Ateşle oynamak: Çok tehlikeli zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek."Bırak o silâhı elinden! Ateşle oynadığının farkında mısın sen?"
    Ateş pahasına: Çok pahalı."Yeni daireler ateş pahası nasıl alacağız?"
    Ateş püskürmek: Çok öfkeli olmak ağır sözler söylemek."Öğretmen kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü."
    Ateşten gömlek: İçinde bulunulan acı sıkıntılı dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir."İflas etmem ateşten gömlek giymem demektir."
    Atı alan Üsküdar`ı geçti: "Fırsat kaçtı artık yapılacak şey kalmadı" anlamında kullanılır."Sen daha dur atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti."
    Atı eşkin kılıcı keskin: Her bakımdan güçlü dilediğini yapabilir."Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin kılıcın keskin olmalı!"
    Atın yüğrükse bin de kaç: İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.
    Atıp tutmak: 1. Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek abartılı konuşmak. 2. Birisinin arkasından ileri geri konuşmak kötü sözler etmek."Yüzüne karşı söyle arkasından atıp tutma adamın."
    At oynatmak: 1. Ata hüner göstermek. 2. Bildiği ve istediği gibi davranmak. 3. Belli bir alanda üstünlük kurmak."Meydan adamlara kaldı istedikleri gibi at oynatıyorlar."
    Atsan atılmaz satsan satılmaz: İşe yaramadığı sıkıntı verdiği hâlde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır."Ne yapayım kardeş işte! Atsan atılmaz satsan satılmaz!"
    Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu dereceden mevkiden önemli görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak."Aklını başına toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler."
    Avaz avaz bağırmak: Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar var gücüyle bağırmak."Tamam duyuyorum öyle avaz avaz bağırma!"
    Avucunun içine almak: Birini her dediğini yapar duruma getirmek baskı ve etkisi altına almak."Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun içine aldı."
    Avucunu yalamak: Umduğunu ele geçirememek beklediğini elde edememek."Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç sen de çalış."
    Avuç açmak: Yardım istemek dilenmek para istemek ya da ister duruma düşmek."Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın."
    Ayağa düşmek: 1. Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2. Yalvarır duruma gelmek. 3. İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak."Sevinmeyin boşuna bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman."
    Ayağa kalkmak: 1. Hasta iyi olmak. 2. Saygı göstermek için oturma durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3. Telâşlanmak heyecanlanmak. 4. Dikilmek ayakları üzerinde durmak."Dedem nihayet ayağa kalktı."
    Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak: Yürürken herhangi bir sebepten ötürü ayakları birbirine takılmak sendelemek."Korkusundan zavallının ayakları birbirine dolaştı."
    Ayağı düşmek: Bir yere uğramak o yer yolu üzerinde bulunmak yolu düşmek."Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara düşeceğini sanmam artık."
    Ayağı düze basmak: İşleri iyi gitmek zorlukları yenerek rahata kavuşmak."Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah."
    Ayağı ile gelmek: 1. Kendi isteği ile gelmek. 2. Çok fazla emek sarf edilmeden elde edilmek."Adam ayağı ile geldi dayak yemeye."
    Ayağına bağ olmak: Bir işini yapmasına bulunduğu yerden ayrılmasına engel olmak."Bu çocuk ayağıma bağ oldu onu bırakıp da bir yere gidemiyorum."
    Ayağına dolaşmak (veya dolanmak): 1. Birisinin yaptığı işe engel olmak. 2. Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek."Şu köpeği birisi çıkarsın atölyeden insanın ayaklarına dolanıyor."
    Ayağına gitmek: Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin yanına varmak."O baban senin ayağına gitmelisin."
    Ayağına kapanmak: Kendini küçük düşürerek yalvarıp yakarmak."İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı ne de birisini ayağına kapandırmalı."
    Ayağına (ayaklarına) kara su inmek: Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak."Seni aramaktan ayaklarıma kara sular indi nerelerdeydin Allah aşkına!"
    Ayağını çekmek: Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak ilişkiyi ve ilgiyi kesmek."Artık onlardan elimi ayağımı çektim."
    Ayağını denk almak: Birilerinin kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak tedbirli olmak."Eğer ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin."
    Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten mevkiden uzaklaştırmak."Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını kaydırdılar şimdi aç susuz dolaşıyor."
    Ayağını kesmek: 1. Bir yere gitmez uğramaz olmak. 2. Birini bir yere artık uğramaz duruma getirmek."Öyle korkutun ki o adamın ayağı kesilsin bu meyhaneden?"
    Ayağının altına almak: 1. Acımasızca tekmelerle kıyasıya dövmek. 2. Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek o şeyi tepmek."Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç tınmadan."
    Ayağının tozuyla: Henüz dinlenmeden yoldan gelir gelmez."Adamı ayağının tozuyla kodese tıktılar."
    Ayağını sürümek: 1. Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2. Bir yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3. Ölmek üzere olmak. 4. Halk inanışına göre birinin gelmesi ardından başkalarının da gelmesine yol açmak."Ayağını mı sürüdün ne senden sonra gelen misafirlerin sayısını Allah bilir ancak!"
    Ayağını yorganına göre uzatmak: Gelirini giderine uydurmak harcamalarda geliri aşmamak."Ayağını yorganına göre uzatmazsan ileride aç kalırsın."
    Ayağı (ayakları) suya ermek (değmek): Neden sonra aklı başına gelmek bir şeyin aslını anlamak beklenen biçimde olmadığını kavramak."Toy olduğu için doğruyu göremiyor onun da ayağı suya erecek bir gün."
    Ayak altında kalmak: 1. Hor görülüp aşağılanmak değer verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde kalabalık içinde kalmak."Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri seçerler."
    Ayak atmamak: Bir yere hiç gitmemek."O kente ayak atmadım henüz."
    Ayak diremek: Bir şeyde ısrar etmek karşı koymak kendi kararından vazgeçmemek."Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış olacaklardı."
    Ayaklar altına almak: Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak çiğnemek."Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak o serseriliği seçti."
    Ayakları geri geri gitmek: Bir yere istemeye istemeye gönülsüz gitmek."Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım geri geri gitmeye başladı."
    Ayaklı kütüphane: Çok şey okumuş her sorulana cevap veren çok şey bilen okudukları aklında kalmış kimse."Adam ayaklı kütüphaneydi sanki!"
    Ayakta kalmak: 1. Bir zorluk karşısında yıkılmamak çökmemek. 2. Oturacak yer bulamamak."Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta kaldık."
    Ayak takımı: İşe yaramaz bilgisiz görgüsüz kaba serseri değersiz kimselerin bütünü."Mahallemizde ayak takımı gittikçe çoğalıyor."
    Ayak uydurmak: 1. Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2. Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek."Bu bozuk topluma ayak uydurmak zorunda değiliz."
    Ayak üstü (üzeri): 1. Kısa süre içinde acele olarak. 2. Ayakta durarak ayakta dikilerek."Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz."
    Ayasofya`da dilenip Sultanahmet`te sadaka (zekât) vermek: Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.
    Ayıkla pirincin taşını: Bir işin oldukça karışık dolaşık içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır."Durup dururken adama olmadık sözler söylemiş şimdi ayıkla pirincin taşını!"
    Ayılıp bayılmak: 1. Sinir krizi geçirmek bunalıma düşmek. 2. Birini kendinden geçercesine sevmek beğenmek."Her kan görüşünde ayılıp bayılıyor."
    Ayranı kabarmak: Öfkelenmek kızıp bağırmak; coşmak."O konuştukça adamın elleri titriyor ayranı kabardıkça kabarıyordu."
    Ayvaz kasap hep bir hesap: "Ha öyle ha böyle ikisi de bir; hangi yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır" anlamında kullanılır.
    Ayyuka çıkmak: 1. Pek yükselmek (ses için). 2. Herkesçe duyulmak yayılmak (dedikodu için)."Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu."
    Aza çoğa bakmamak: Eline geçenle yetinmek tok gözlü olmak.
    Azizlik etmek: Şaka ile takılmak muziplik etmek şaka ile aldatmak."Osman azizlik etmeye bayılır."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  3. #3
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    B

    Babası tutmak (veya babaları üstünde olmak): Çok fazla öfkelenmek kızgınlığı her hâliyle belli olmak."İş meselesini konuşamadım çünkü babaları üstündeydi odasına girdiğimde."
    Babana rahmet: "Yaptığın iş söylediğin söz çok yerinde; Allah senden razı olsun" anlamında hoşnutluk memnunluk bildirmek için kullanılır.
    Baba ocağı (evi veya yurdu): Dededen babadan kalma ev; toprak yurt."Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı."
    Babasının hayrına (mı?): Hiçbir çıkar gözetmeksizin."Babasının hayrına mı yaptı sanıyorsun senin işini?"
    Bağ bozmak (bağbozumu): 1. Bağda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu işlerin yapıldığı mevsim (güz) gün."Bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli olur."
    Bağrına basmak: 1. Kucaklamak kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. Birini gözetip kayırmak koruyup yetiştirmek."Amcası yeğenini bağrına basmakta geçikmedi."
    Bağrına taş basmak: Uğradığı zarara felakate sesini çıkarmadan katlanmak."Evi yıkılan Hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı."
    Bağrını delmek: İçine işlemek pek dokunmak dertli olmasına yol açmak."Yurdundan kovulması şairin bağrını deldi."
    Bağrı yanık: Çok acı çekmiş; dert sıkıntı darlık kahır görmüş; yaslı."Nice bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda."
    Bahse girmek: Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak."Erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik."
    Bahtı kara: Mutsuz dertten kurtulamayan işleri hep ters giden."Allahım şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!"
    Baklayı ağzından çıkarmak: Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri söylemek."Yeter artık çıkar ağzından şu baklayı!"
    Bal alacak çiçeği bilmek: Çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak bu konuda nasıl hareket edileceğini bilmek."Onun bal alacak çiçeği bilmede üstüne yoktur."
    Baldırı çıplak: İşsiz güçsüz serseri başı boş ayak takımından."Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor."
    Bal dök (de) yala: Bir yerin çok temiz pırıl pırıl olduğunu anlatmak için kullanılır."Odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!"
    Balgam atmak: Bir iş ya da konu üzerinde kuşku uyandıracak söz söylemek."Lütfen sus ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme."
    Bal gibi: 1. Çok tatlı. 2. Çok iyi adamakıllı pekâlâ."Bal gibi iş daha ne duruyorsun?"
    Balık etinde: Ne şişman ne zayıf; biçimli kilosu yerinde olan.
    Balık istifi: Çok sıkışık bir durumda."Otobüs balık istifi gibi yerleşmiş insanları zor taşıyordu."
    Balık kavağa çıkınca: Gerçekleşmesi mümkün olmayacak işleri anlatmak için kullanılır."O kız o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir."
    Balon uçurmak: İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak."Askerliğin kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu buna sonra kendisi de inanmaya başladı."
    Balta olmak: Musallat olmak asılmak direnerek bir şey istemek istediğini yaptırmak için sürekli ısrar etmek."İnsanın başına balta olan kişileri sevmek mümkün değil."
    Baltayı taşa vurmak: Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek pot kırmak."Baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin."
    Bam teline basmak: Bir kimseyi duyarlılık gösterdiği konuda kızdıracak söz söylemek öfkelendirecek bir şey yapmak."Bir insanı delirtmek mi istiyorsun? Onun bam teline basacaksın."
    Bana mısın dememek: Aldırış etmemek ona hiçbir şey etkili olmamak."Sırtına o kadar yük vurdular adam yine de bana mısın demedi."
    Barut fıçısı: Her an karışıklık kavga ve savaşın çıkacağı yer."Nereden çıktığı belli olmayan bir ses meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü."
    Barut kesilmek: Çok öfkelenmek kızmak sinirlenmek."Elektriği bağlanmayan adam barut kesilmiş etrafa bağırıp duruyordu."
    Basıp gitmek: Aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla o an bulunduğu yerden kimseye danışmadan ayrılmak."Öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin buradan."
    Basireti bağlanmak: Gerçeği göremez iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek."Öylece kalakaldım ne yapacağımı bilemiyorum basiretim bağlandı âdeta."
    Baskın çıkmak: Üstünlüğünü göstermek karşısındakini geçmek."Koşuda değil ancak güreşte baskın çıkarım ona."
    Bastığı yeri bilmemek: 1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde bulunmak durumunu kontrol edememek şaşkınlıktan nerede olduğunu bilememek."Eşinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu."
    Baston (kazık) yutmuş gibi: Dimdik duran yürüyen kimsenin durumu."Baston yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!"
    Başa baş (gelmek): Birbirine denk eşit olmak; birlikte olmak."Takımlar başa baş bir mücadele verdiler."
    Başa çıkarmak: 1. Bir işi bitirmek sona erdirmek başarmak. 2. Bir kişiye aşırı ölçüde ilgi gösterip çok şımartmak."Ona biraz daha yüz verirsen başına çıkacak söylediğini yapmayacak."
    Başa çıkmak: Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak bir şeye gücü yetmek."Onunla başa çıkabilirim merak etme sen."
    Başa geçmek: 1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk sırayı almak."Ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti."
    Başa gelmek: Kötü bir duruma uğramak."Kim demiş başa gelen çekilir diye?"
    Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. En üstün sonucu almak için mücadele etmek yarışmada birinciliği almak için uğraşmak."Takımımız öteden beri başa güreşir."
    Baş ağrısı: Varlığı tedirginlik verici şey rahatsız edici kimse."Sen ne baş ağrısı bir adammışsın meğer!"
    Baş ağrıtmak: Yerli yersiz konuşarak gereksiz sözler söyleyerek çok konuşarak birisini rahatsız etmek."Baş ağrıtmakta üstüne yoktur senin."
    Başa (başına) kakmak: Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek incitmek."Üç kuruş verdi üç gün geçmeden başına kaktı."
    Baş alamamak: Çok uğraştıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat bulamamak."Şu çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim."
    Baş aşağı gitmek: Sürekli kötüleşmek zarar görmek."Baş aşağı giden işlerinin önünü alamadı bir türlü."
    Baş başa kalmak: Biriyle yalnız kalmak iki kişi bir arada yalnız kalmak."Misafirler gittikten sonra baş başa kaldılar."
    Baş başa (kafa kafaya) vermek: Birbirinin düşüncesinden yararlanmak üzere birkaç kişi toplanıp bir konuyu görüşmek bir konuda dertleşmek."Bu sorunu ancak baş başa vermekle çözebiliriz."
    Baş belâsı: Sürekli rahatsız eden yük olan bir kimseye musallat olup sıkıntı veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey."Şu baş belâsı adamı uzaklaştırırsanız sevindirirsiniz beni."
    Baş çekmek: Ön ayak olmak öncülük etmek."Hayatı boyunca baş çeken bir adam olarak yaşadı."
    Baş edememek: Gücü yetmemek başarı kazanamamak bir işi başarmakta zorluk çekmek."Şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!"
    Baş eğmek: Direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek teslim olmak."Türk milletine baş eğdiremezsin."
    Baş göstermek: Ortaya çıkmak belirmek vuku bulmak."Milletimiz baş gösteren bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir."
    Baş göz etmek: Evlendirmek."Şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada kalmayacak."
    Başı ağrımak: Bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek kaygu çekmek."Sana güveniyorum başımı ağrıtmayacağına eminim haydi güle güle git."
    Başı altından çıkmak: Kötü bir şey kötü bir durum birinin gizli düzeni ve tertibiyle meydana gelmek."Böyle şeyler bilirim ki senin başının altından çıkar şimdi bana doğruyu söyle kim kırdı vazoyu."
    Başı bağlı olmak: 1. Evli ya da nişanlı olmak. 2. Serbest özgür olmayan bir yere bağımlı olan."Nihayet oğlanın da başını bağladık."
    Başı boş bırakmak: Bir kimsenin üzerindeki denetimi ve gözetimi kaldırmak kendi bildiğine bırakmak."Çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez."
    Başı darda kalmak (başı dara düşmek): Çok sıkıntılı çaresiz bir durumda olmak; parasızlıktan dolayı güç bir durumda kalmak."Başı darda kalan insanlara yardım etmek insanlık borcudur."
    Başı derde girmek: Can sıkıcı üzücü istemediği bir duruma düşmek."Şu kendini bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum."
    Başı dik gezmek: Utanılacak bir durumu olmadan onurlu şekilde toplumda yer almak."Başı dik gezen insanları sevmemek elde değil."

    Başı dönmek: 1. Bir şey karşısında şaşırmak. 2. Sıkıntı meydana getiren bir durum karşısında bunalmak. 3. Dengesini yitirmek gözleri kararmak; çevresi kararıyor dönüyor kayıyor duygusu içinde sarsılmak."Çabuk durdur arabayı başım dönmeye başladı."
    Başı göğe ermek: Beklenmeyen umulmayan bir mutluluğa sevince ulaşmak."Üç kuruş zam yapıldı diye maaşına başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki enflasyon bir ay sonra alacak o zammı elinden."
    Başı kalabalık (olmak): Bir iş dolayısıyla yanında çok fazla kişi olmak."Kusura bakma başım kalabalıktı bugün seni arayamadım."
    Başına belâyı satın almak: Sıkıntı üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak."Nereden girdim bu inşaat işine durup dururken başıma belâyı satın aldım."
    Başına bir hâl gelmek: Büyük içinden çıkılması zor güçlüklerle karşılaşmak; kötü duruma düşmek."Gece gitme başına bir hâl gelir diye korkuyorum."
    Başına buyruk: Dilediğini izin almaksızın yapan istediği gibi davranan."Sizin çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş."
    Başına çalmak: Bir şeyi sert öfkeli ve kızgın bir davranış içinde vermek."Al da başına çal bu sapı kırık küreği."
    Başına çorap örmek: Bir kimseye haberi olmadan kötü duruma sokucu davranışta bulunmak alt etmek için gizlice plân kurmak."Onun başına bir çorap örecekler diye korkuyorum."
    Başına çökmek: 1. İştahla sofraya oturmak. 2. Bir işi çabuk bitirmek üzere oturup ele almak. 3. Birini altına alıp dövmek."Birkaç kişi utanmadan zavallı adamın başına çöktüler."
    Başına devlet kuşu konmak: Ummadığı beklemediği bir nimete ya da varlığa kavuşmak."Nasıl aldı bu köşkü? Başına devlet kuşu mu kondu dersin?"
    Başına dolamak: İçinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek."Bu işi benim başıma dolayanlar dilerim hiçbir zaman onmazlar!"
    Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak."Bırak o bıçağı elinden hiç yoktan başına iş açacaksın."
    Başında kavak yeli esmek: 1. Sorumluluk duygusundan uzak zevk ve eğlence peşinde koşmak (genç için). 2. Gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit geçirmek."Bu çocuk da büyümedi bir türlü hâlâ başında kavak yelleri esiyor."
    Başından atmak: 1. Gereksiz görülen bir bağlılığa bir ilişkiye son vermemek; bir istekte bulunan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. Yapılması zor bir işi yapmaktan kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına yüklemek."Kısa zamanda o işi başından atmasını becerdi."
    Başından aşağı kaynar sular dökülmek: Çok kötü üzücü sıkıntı verici ya da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak ürpermek."Babasını karşısında görünce başından aşağı kaynar sular döküldü."
    Başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak): Gücünün üstünde olan işleri yapmaya kalkışmak."Çekil lütfen başından büyük işlere kalkışıp da kendini rezil etme bari."
    Başından korkmak: Hayatından kaygı duymak cezalandırılmaktan korkmak."Düşman topraklarına girince başından korkmaya başladı."
    Başını ağrıtmak: 1. Gereksiz sözlerle birini bunaltmak. 2. Bir iş için birini uğraştırmak sıkmak."Yeter artık bu iş için başımı ağrıtıp durma."
    Başını alıp gitmek: Nereye gideceğini bildirmeden izin almadan gitmek."İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulamayan adam başını alıp gitti."
    Başını bağlamak: Evlendirmek."Askerliği biten Ali`nin başını bağlamayı düşünen annesi kolları hemen sıvadı."
    Başını belâya sokmak: Bir kimseyi zarar göreceği kötü sonuçlarla karşılaşacağı bir işe sokmak."Oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm kopuyor."
    Başını bir yere bağlamak: Bir işe yerleştirmek işsizlikten kurtarmak."Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi."
    Başını boş bırakmak: Denetimsiz yalnız ve serbest bırakmak."Bu çocuğun başını boş bırakma yoksa başı belâya girecek."
    Başını derde sokmak: Sıkıcı yorucu üzücü bir işe girmek veya getirilmek."Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu."
    Başını dinlemek: Sessiz sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşmak."Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım"
    Başını ezmek: Birini hareket edemez kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek."Zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar ihtiyaç var!"
    Başını kaşımaya (kaşıyacak) vakti olmamak: Çok meşgul olmak başka bir işi yapmaya hiç vakti olmamak."Bana yükleme o işi çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok."
    Başının çaresine bakmak: Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak kendini zor durumdan kurtarmak."Benden sana fayda yok başının çaresine baksan iyi olacak."
    Başının derdine düşmek: Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak."Adamın bize aldıracağı yok baksana başının derdine düşmüş."
    Başının etini yemek: Sürekli olarak bıktırıncaya kadar ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek."Tamam kızım alacağız o oyuncağı yeter başımın etini yediğin!"
    Başını taştan taşa vurmak: Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak çaresiz kalarak kahırlanmak."Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora götürmediği için başını taştan taşa vuruyordu."
    Başını vermek: Bir ideal uğrunda kendini feda etmek canını vermek."Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?"
    Başını yemek: Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak."Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler."
    Başı sıkışmak (sıkılmak): Herhangi bir güçlük karşısında kalmak bunalmak."Onun görevi başı sıkışan insanlara yardım etmektir."
    Başı tutmak: 1. Önde olmak. 2. Gürültüden üzüntüden ve çok konuşmadan başı ağrımak."Kesin artık şu dedikoduyu yoksa başım tutacak!"
    Baş koymak: Bir şey uğruna ölümü göze almak."Çekil önümden ben bu yola baş koydum."
    Baş köşe: Saygı duyulan önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer."Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır."
    Baş sallamak: 1. Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek."Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam."
    Baş tacı etmek: Değer vermek çok üstün tutmak çok sevmek."Babalarını baş tacı ettiler toz kondurmuyorlar adama."
    Baştan aşağı: Tamamıyla hepsi bütünüyle."Evi baştan aşağı boyadılar."
    Baştan kara gitmek: Sonunu düşünmeyerek hatta sonucun kötü olduğunu bildiği hâlde hesapsız batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek."Bu baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin."
    Baştan savma: Üstün körü özen gösterilmeden gelişi güzel."Yaptığın işin tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık."
    Baş üstünde yeri var: "Sevgi ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır." anlamında kullanılır."Durmasın gelsin baş üstünde yeri var."
    Baş vermek: 1. İnandığı bir şey uğrunda ölmek canını vermek. 2. Belirmek kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması."Ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı."
    Baş vurmak: 1. Müracaat etmek bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak bir kimseye danışmak."Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim."
    Baş yemek: 1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3. Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak."Adamın başını sebepsiz yere yediler şimdi çoluk çocuk aç kalacak."
    Battı balık yan gider: "İşlerin kötü gittiğine düzelmeyeceğine bu konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir ne olursa olsun" anlamında kullanılır."Aldırma üzülme artık battı balık yan gider."
    Bayrak açmak: 1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek."Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar."
    Bayram etmek: Çok sevinmek."Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti."
    Belâ aramak: Kavga çıkararak önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak."Bırak sövmeyi belâ mı arıyorsun başına?"
    Belâsını bulmak: Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek hak ettiği cezayı görmek."Adam nihayet belâsını buldu."
    Belâyı satın almak: Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne çekmek."Köylülerle biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız haydi gidelim buradan."
    Bel bağlamak: Güvenmek birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak inanıp arkasından gitmek."İnsanoğluna bel bağlanılmaz."
    Beli bükülmek: 1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak bir iş yapamaz duruma gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek."İflas eden şu genç adamın bir yılda beli büküldü."
    Belini doğrultmak: Kötüye giden durumunu yeniden düzeltmek güçlenmek kaybettiği itibarını ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak."Adam kısa zamanda belini doğrulttu."
    Belini kırmak: 1. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. Bir işin en güç tarafını yapmak."Tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini kırmış sayılırız artık gerisi kolay olacaktır."
    Bel vermek: (Dik şeylerin) dışarıya doğru (yatay şeylerin de) aşağıya doğru kamburlaşmak."Yeni ördüğümüz duvar bel verdi."
    Ben hancı sen yolcu (oldukça): "Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin bana işin düşer" ya da "Nasıl olsa yine karşılaşacağız" anlamında kullanılır."Demek şu küçük paketi götürmüyorsun öyle olsun ben hancı sen yolcu bugünün yarını da vardır."
    Benlik dâvası: Önde görünmek her şeyde söz sahibi olmak her şeyi kendi düşüncesine uydurmak hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu."Benlik dâvası güden insanlar bir yere varamazlar."
    Benzi atmak: Bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak solmak."Askerleri karşısında görünce benzi attı."
    Bereket versin: 1. "Allah size bol kazanç versin" anlamında iyi dilek sözü. 2. Çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır)."Bereket versin ki ona bir şey olmamış."
    Beş aşağı beş yukarı: Çok az fark olarak kararlaştırılmak istenen sayıdan ölçüden bir miktar az veya çok olarak."Beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk."
    Bet (i) bereket (i) kalmamak: Bolluğun verimliliğin kalmaması sona ermesi."Yanımıza geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı."
    Betine gitmek: Ayıp saymak kötü karşılamak kendisine yedirememek."Senin yaptığın iş adamın çok betine gitti."
    Beyin yıkamak: Bir insanı kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek."Batılılar ülke insanımızın beynini yıkamaya devam ediyorlar."
    Beylik söz: Etkisi kalmamış herkesin kullanageldiği söz."Bırak artık şu beylik sözleri kimseyi etkileyemiyorsun."
    Beyni bulanmak: 1. Sersemlemek sağlıklı düşünemez olmak. 2. Kötü bir şey olacağını sezinleyip huzuru kaçmak."Adamların suratlarını hiç beğenmedim beynim bulandı haydi gidelim buradan."
    Beyninden vurulmuşa dönmek: Umulmadık beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa düşmek düşünce yeteneğini yitirir gibi olmak."Adamı karşısında görünce beyninden vurulmuşa döndü."
    Beynine girmek: 1. Akla uygun gelmek. 2. Bir kimseyi türlü yollara baş vurarak bir şey yapmaya inandırmak kandırmak. 3. Ezberlemek aklında tutmak."Ne kadar okursam okuyayım beynime girmiyor."
    Bıçak kemiğe dayanmak: Çekilen sıkıntı artık katlanamayacak bir hâl almak."Bıçak kemiğe dayandı artık bu yerde duramam."
    Bıyığı terlemek: Bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak."Bıyığı terlemiş gençlerin eline bakamam gayri."
    Bıyık altından gülmek: Birinin içine düştüğü duruma belli etmeden gülmek sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek içinden onunla alay etmek."Ayşe`nin kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı."
    Bildiğini okumak: Kim ne derse desin istediği gibi davranmak."Bildiğini okumaya devam edersen sonunda zarar görmen muhakkak olacak."
    Bile bile lâdes: Bile bile aldınmış görünme öyle gerektiği için kötü bir durumu kabullenme."Ağaçları kesmesine bile bile lâdes dedim."
    Bin dereden su getirmek: Birini kandırmak için dil dökmek birçok sebep ileri sürmek aldatıcı sözler sarf etmek."O evi almamam için bin dereden su getirdiler."
    Bindiği dalı kesmek: Kendisi için gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek."Geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma yoksa bindiğin dalı kesmiş olursun."
    Bir atımlık barutu olmak (veya kalmak): 1. Bir konuda yapacağı çok az şeyi olmak. 2. Dayanacak pek az gücü kalmak."Bir atımlık barutu kalmış hâlâ ben yaparım o işi diyor."
    Bir ayağı çukurda olmak: Çok yaşlanmış olmak yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak."Dedemin bir ayağı çukurda onu üzmeyin artık."
    Bir ayak önce (evvel): Çok çabuk bir an önce ivedi olarak."Bu iş bir ayak önce yapılacak bir iştir."
    Bir baltaya sap olmak: Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak."Şu yaşa geldin ama bir baltaya sap olamadın gitti."
    Bir bardak suda fırtına koparmak: Çok basit küçük önemsiz bir şeyi büyütüp içinden zor çıkılır bir olay hâline getirmek."Bir bardak suda fırtına koparmayı bırak artık mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!"
    Birbirine düşmek: Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak."Çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler."
    Birbirine girmek: 1. Aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek çarpışmak saldırmak. 2. Bir kaza sonucu araçların birbirine çarpması."Su yüzünden sokak sakinleri birbirine girdi."
    Bir çuval inciri berbat etmek: İyi olan yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak olumsuz bir gidişe sokmak."Eline çekici alır almaz çiviye vurdu çivi tahtayı yarıp geçti bir çuval inciri berbat ettiğini o zaman anladı."
    Bir dalda durmamak: Sık sık düşünce iş ya da tutum değiştirmek."Bir dalda dursaydı başına bu iş gelmeyecekti."
    Bir damla: 1. Çok az pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. Çok küçük (çocuklar için söylenir)."Bir damla su kaldı ne yapacağız su gelmezse."
    Bir dediği iki olmamak: Her istediği hemen yapılmak yerine getirilmek."O bir dediği iki olsun istemiyordu."
    Bir deri bir kemik kalmak: Çok zayıflamak kilo kaybına uğramak."Zavallı çocuk bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı."
    Bir dikili ağacı olmamak: Malı mülkü veya evi olmamak."Şu dünyada bir dikili ağacımız olmayacak bu gidişle."
    Bire bin katmak: Olduğundan çok göstermek abartmak."Bire bin katarak anlatmaya bayılır."
    Bire bir gelmek: Etkisini hemen ve kesin olarak göstermek."Verdiğin ilaç diş ağrıma bire bir geldi."
    Bir eli yağda bir eli balda (olmak): Bolluk varlık rahat ve huzur içinde olmak."Bir eli yağda bir eli balda daha ne istiyor ki?"
    Bir elle verdiğini öbür elle almak: Bir kimseye yaptığı iyiliği yararı başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek."Bir eliyle verip öbür eliyle aldığını çok zaman sonra anladım."
    Bir gömlek aşağı: Bir derece daha düşük."Sizin ürettiğiniz fındık bizimkinden bir gömlek daha aşağıdadır."
    Bir hâl olmak: 1. Bir şeyi çok yapa yapa usanmak yorulmak fenalık gelmek bezmek. 2. Daha önce görülmeyen davranışlar içinde olmak huyu değişmek. 3. Kazaya uğramış olmak."Gecikti başına bir hâl mi geldi acaba?"
    Bir hoşluğu olmak: Rahatsız neşesiz olmak."O şiddetli kazayı görünce bir hoş oldum."
    Bir kalemde: Birden ve toptan bir işlem ile."Bir kalemde öde de kapat şu hesabı."
    Bir kapıya çıkmak: Aynı sonuca varmak aynı neticeyi vermek."Ha sen söylemişsin ha ben bir kapıya çıkmaz mı?"
    Bir kaşık suda boğmak: Bir kişiye çok fazla kızmak elinden gelse öldürecek ölçüde sinirlenmek."Şu yalancı herifi her söz söyleyişinde bir kaşık suda boğasım geliyor!"
    Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü patırtı telâş olmak."Alevler bacayı sarınca bir kıyamettir koptu sokakta."
    Bir Köroğlu bir Ayvaz: Bir karı kocanın çocuğunun olmaması yahut yakınlarının yanlarında bulunmaması."Bir Köroğlu bir Ayvaz olmasak bu maaşın bize yeteceği yok."
    Bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak: Söylenen söze önem vermemek kulak asmamak umursamamak."Söylediğim söz bir kulağından girip öbür kulağından çıkarsa anlamazsın elbet!"
    Bir pula satmak: Bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak."Parayı görünce adam bizi bir pula satıverdi."
    Bir sözünü iki etmemek: Birinin her istediğini hemen yerine getirmek."Ah benim tatlı çocuğum bir sözümü iki etmez hemen yapıverir."
    Bir şeye benzememek: İşe yarar durumda olmamak istenilen biçimde bulunmamak."Bu kadar emekten sonra bari bir şeye benzemiş olsaydı şu kapı."
    Bir taşla iki kuş vurmak: Bir davranışla iki veya birden çok yararlı sonuç elde etmek bir girişimle iki iş yapmak."Anladım amacını bir taşla iki kuş vurmak."
    Bir tutmak: Eşit görmek eşit saymak farklı muamelede bulunmamak."Öğretmen sınıftaki öğrencilerin hepsini bir tutmalıdır."
    Bir yastığa baş koymak: Evli bulunmak acı ve tatlı günlerde birbirini desteklemiş olmak."Biz kırk yıl bir yastığa baş koyduk nasıl unuturum onu?"
    Bir yastıkta kocamak: Karı ve koca birlikte uzun bir ömür sürmek."Bir yastıkta kocarsınız inşaallah."
    Bir yaşına daha girmek: Şaşılacak bir durumla yeni bir şeyle karşılaşmak."Aman yarabbim onu o kılıkta görünce bir yaşıma daha girdim."
    Bit yeniği: Kuşkulu bir nokta işin gizli kalmış kötü ve aksak yönü."Bir bit yeniği var gibime geliyor bu işte haydi hayırlısı."
    Bize de mi lolo!: "Senin ne mal olduğunu biliyoruz bize yutturamazsın ya; seni yeterince tanıyoruz herkesi aldatabilirsin ama bizi asla" anlamında kullanılır.
    Boğaz boğaza gelmek: Zorlu bir kavgaya tutuşmak ya da kavga edecek hâle gelmek."Senin o dilin yüzünden adamla boğaz boğaza geldik."
    Boğaz derdi: 1. Yemek pişirme hazırlama sıkıntıları. 2. Geçim için uğraşma kazanç sağlama kaygısı."Boğaz derdi bence dertlerin en büyüğüdür."
    Boğaz kavgası: Yaşamak için geçinebilmek için yapılan didinme uğraş."Hemen bütün insanlar boğaz kavgasının içinde kaybolmuş durumdalar."
    Boğazı kurumak: Çok susamak çok konuşmaktan ve bağırmaktan ötürü sesi çıkmaz olmak."Boğazım kurudu bir şeyler içelim de öyle gidelim."
    Boğazına dizilmek: Bir üzüntüden dolayı iştahı kesilmek isteksiz ve zorla yemek."Annemin o hasta hâli gözümün önüne geldikçe lokmalar boğazıma diziliyor."
    Boğuntuya getirmek: Birini bunaltıp şaşırtma yolu ile kendisinden bir iş veya mal karşılığı olarak çok miktarda para çekmek.
    Bohçasını koltuğuna vermek: İşine son vermek kovmak başından defetmek."Hiç sebepsiz yere bohçasını koltuğuna verip fabrikadan uzaklaştırdılar onu."
    Bol keseden: Ölçüsüz çok fazla bol bol."Bol keseden atıp tutmaya bayılır bizim çocuk."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  4. #4
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    Borç harç: Borç alarak ya da benzer yollara başvurarak (bir şeyi sağlamak)."Borç harç nihayet yaptırdık evin çatısını."
    Borusunu çalmak: Çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek."O yıllardan beri Tophane kabadayılarının borusunu çalar."
    Borusu ötmek: Sözü geçer olmak dinlenilir olmak."Bizim sokakta Hasan amcanın borusu öter."
    Bostan korkuluğu: 1. Kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara dikilen kukla insan benzeri nesne. 2. Kendisinden beklenileni yapmayan ya da kendisinden çekinilmeyen göstermelik kimse."Müdür tam bir bostan korkuluğu memurlar ne iş yapıyor ne güç."
    Boşa çıkmak: Umulan gerçekleşmemek sonuç vermemek elde edilememek."Bütün emeklerimiz boşa çıktı desenize."
    Boş atıp dolu tutmak: Umutsuz olarak girişilen bir iş iyi sonuç vermek; doğruluğuna inanmadan söylediği söz gerçek çıkmak."Hayatımızın boş atıp dolu tutmak diye bir ilkesi olamaz."
    Boş bulunmak: 1. Dalgın ve dikkatsiz bulunmak. 2. Söylenmemesi gereken sakıncalı bir sözü işin sonunu düşünmeden söyleyivermek."Boş bulunup da sakın söz verme biliyorsun onlara gitmemiz mümkün değil."
    Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz aylak boş gezip dolaşan kimse."Adam boş gezenin boş kalfası bir de işsizlikten yakınıyor."
    Boş vermek: Önem vermemek aldırmamak ilgisiz davranmak."Boş ver bu hayat böyle gelmiş böyle gider."
    Boy atmak: Boyu uzamak gelişmek boylanmak."Çok çabuk boy attı sizin çocuk; maşallah delikanlı gibi olmuş."
    Boy göstermek: 1. Görünmek belirmek. 2. Gösteriş yapmak."Onun gelip gitmesinin ardından olaylar boy gösterdi."
    Boy ölçüşmek: Yarışmak değer yarışına girmek."Benimle boy ölçüşecek adam daha anasından doğmadı."
    Boynu bükük: Yardım bekleyen; acınacak kimsesiz güçsüz öksüz durumda olan."Nerede bir boynu bükük görsem içim yanar."
    Boynu eğri: Herhangi bir nedenle kendisini bir kimsenin dediklerini yapmaya borçlu sayan."O adamdan borç para aldığı için boynu eğri bu yüzden yaptığı kötülüklere ses çıkaramıyor."
    Boynu kıldan ince olmak: Adaletli yargı karşısında verilecek her cezaya razı olmak."Gerçek adaletin karşısında boynum kıldan incedir."
    Boynunun borcu: Yapılması gerekli olan ödev."Seni sevindirmek boynumun borcu oldu artık."
    Boynunu vurmak: Başını keserek öldürmek."Boynunun vurulmasına ramak kala hakkındaki hükmün kaldırıldığını öğrendi ve yer gök onun oldu sanki"
    Boyunduruk altına girmek: Başkasının egemenliği altına girmek tutsak olmak emir ve baskı altında yaşamak."Türk milleti için boyunduruk altına girmek ölüm demektir."
    Boyunun ölçüsünü almak: 1. İddia üzerine giriştiği bir işi başaramayıp yetersizliğini anlamak. 2. Biri tarafından haddi bildirilmek. 3. Beklediği yakınlığı görememek."Boynunun ölçüsünü aldı böyle bir işe bir daha giremez."
    Bozuk çalmak: Bir şey yüzünden canı sıkılmış yüzü asılmış olmak sinirli davranışlarda bulunmak."Biraz hasta oldu diye sağa sola bozuk çalıp duruyor."
    Bozuk düzen: 1. Düzensiz düzeni bozuk olan. 2. Toplumun yönetiminde uygulanan yanlış kurallar dizgesi."Bu bozuk düzenden hangi görüş ve anlayış biçimi kurtaracak milleti onu öğrenmeye çalışıyorum."
    Bozum etmek: Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak utandırmak mahçup etmek."Adamı bozum etmeye bayılır bu ihtiyar ona karşı dikkatli ol."
    Bozum olmak: Bir sözü ya da davranışı iyi karşılanmadığı için utanmak utanacak duruma düşmek."Onun düşüncesinin hiç de doğru olmadığını söylediğim zaman amma da bozum oldu kadın."
    Bozuntuya vermemek: Hataya düştüğünü anladığında veya hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında fark etmemiş gibi davranmak oralı olmamak."Hiç bozuntuya vermeden misafirlere hoş geldin demeye devam etti."
    Bulanık suda balık avlamak: Karışık durumlardan yararlanarak kendi çıkarını sağlamak."Bulanık suda balık avlamayı kural hâline getirmiş."
    Buldukça bunamak: Bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek daha iyisini istemek."Buldukça bunuyorsun milletin aç sefil gezdiğini görmez misin sen?"
    Buluttan nem kapmak: Çok alıngan olmak en küçük şeylerden bile alınmak."Seninle konuşmak imkânsız buluttan nem kapıyorsun çünkü."
    Bunda bir iş var: "Bir olayın şimdilik bilinmeyen bir yönünün bulunması anlaşılamayan bir sebebin aranması" durumunu anlatmak için kullanılır."Polis bunda bir iş var diyerek olayın üzerine tekrar gitti."
    Bundan iyisi can"Bundan daha iyisi en iyisi olamaz" anlamında kullanılır."Bundan iyisi can sağlığı haydi oturun bakalım sofraya."
    Bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu: Bir ilke benimsediği hâlde benimsediği bu ilkenin tersine davranışlarda bulunanlar için söylenir.
    Burnu bile kanamamak: Tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak."On takla atan arabadan burnu bile kanamadan çıktı şaşılacak şey doğrusu."
    Burnu büyümek: Kibirlenmek böbürlenmek büyüklenmek."Adam milletvekili seçilir seçilmez bizimle konuşmaz oldu burnu büyüdü birden."
    Burnu havada (olmak): Kendini çok beğenmiş kibirli (olmak)."Burnu havada gezenlerden hiç hoşlanmam."
    Burnu Kaf dağında (olmak): Çok fazla kibirli herkese yukarıdan bakar (olmak)."İyi ki bir araba aldı burnu Kaf dağında bir adam olup çıktı."
    Burnundan (fitil fitil) gelmek: Hoş bir durum elde ettiği güzel bir şey sonra gelen üzüntüler üzerine kendisine zehir olmak."Yediğimiz yemeği burnumuzdan getirmek mi istiyorsun? Sus artık!"
    Burnundan düşen bin parça (olmak): Suratı çok asık (olmak)."Ne olmuş bir cam kırılmışsa iki gündür burnundan düşen bin parça."
    Burnundan kıl aldırmamak: Oldukça huysuz olmak kendisine hiç söz söyletmemek kendisinin eleştirilmesine fırsat tanımamak en küçük yergiye tahammül göstermemek."Amma da burnundan kıl aldırmaz bir adammışsın; söylesene nasıl konuşacağız seninle?"
    Burnundan solumak: İşi başından aşkın olduğu için gözü hiçbir şey görmemek çok öfkelenmiş olmak."Adam burnundan soluyor sakın üstüne gitme yoksa konuştuğuna pişman olursun."
    Burnunu çekmek: 1. Nefesini kullanarak sümüğünü burnunun yukarısına geri çekmek. 2. Yoksun kalmak umduğunu bulamamak istediğini elde edememek gayesine ulaşamamak."Müdürün yanına alınmayınca burnunu çekip gitti."
    Burnunun dikine gitmek: Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak istediğini yapmak."Burnunun dikine gidersen işte böyle eline yüzüne bulaştırırsın işi."
    Burnunun direği sızlamak: 1. Çok acı duymak (maddî). 2. Çok üzülmek."Soğuktan burnumun direği sızladı."
    Burnunun ucunu görmemek: 1. İleriyi görememek meydana geleceği açık olanı görememek. 2. Çok sarhoş olmak. 3. Çok dikkatsiz ve dalgın olmak."Sen ki burnunun ucunu göremeyen bir adamsın seninle nasıl iş yapabilirim ben."
    Burnunu sokmak: Üzerine vazife olmadığı gerekmediği hâlde her işe karışmak."Sen de her işe burnunu sokmaktan geri durmazsın!"
    Burnu sürtülmek: Ilımlı bir yol seçip gururundan vazgeçmek sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek."Onun da burnunun sürtülmesine az kaldı kısa zamanda dikbaşlılığı bırakacak."
    Burun buruna gelmek: 1. Ansızın karşılaşmak karşı karşıya gelmek. 2. Birbirine çok yaklaşmak birine çok sokulmak."Kapıdan çıkar çıkmaz öğretmenimle burun buruna geldim."
    Burun kıvırmak: Önem ve değer vermemek küçümsemek beğenmemek."Önüne konan yemeklere burun kıvırıp sofradan kalktı."
    Buyur etmek: Misafiri karşılayarak içeri almak "buyurun" diyerek saygı ile yer göstermek ya da sofraya çağırmak."Misafirleri büyük bir şevkle buyur etti."
    Buyurun cenaze namazına: Hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu üzüntü belirtmek için "ne yazık ki" anlamında kullanılır."Şunun yaptığına bakın buyurun cenaze namazına!"
    Buz kesilmek: 1. Çok üşümek donmak. 2. Buz gibi soğumak buz durumuna gelmek. 3. Endişe korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak."Öldürdüğünü sandığı adamı karşısında görünce buz kesildi."
    Buzlar çözülmek: 1. Buzların erimeye ve kırılmaya su hâline gelmeye başlaması. 2. Kişiler arasındaki dargınlığın soğukluğun kırgınlığın ve gerginliğin ortadan kalkmaya başlaması."İki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe geldi."
    Buz tutmak: Üstünde buz meydana gelmek buzla kaplanmak."Göl buz tuttu."
    Buz üstüne yazı yazmak: 1. Birine etkisi olmayan sözler söylemek. 2. Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak."Evet çocuklar beni buz üstüne yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!"
    Büyük oynamak: 1. Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2. Çok fazla para koyarak kumar oynamak."Büyük oynadım ya kaybedeceğim ya da kazanacağım."
    Büyük (söz) söylemek: Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek."Ne demiş atalarımız büyük lokma ye büyük söz söyleme."
    Büyük sözüme tövbe!: Bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının düştüğü kötü dur ama düşmeme iddiasında bulunulduğunda Cenab-ı Allah`tan böyle bir duruma düşürmemesini dileme."Ne ettim de o sözü söyledim büyük sözüme tövbe!"
    Büyüklük göstermek: Elinde her imkân varken kötülük yapmamak affetmek iyi davranmak."İstese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı erkek adammış."
    Büyümüş de küçülmüş: Davranışları konuşması yaşının üstünde olan büyükler gibi hareketler yapan çocuk."Aman yarabbim şunun söylediği sözlere bakın hele büyümüş de küçülmüş sanki!"

    D

    Dağa çıkmak: Hükümete kanunlara karşı gelerek dağlara çekilmek buralarda eşkıyalık etmek."Düğünü basanlar dağa çıkmışlar."
    Dağa kaldırmak: Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak."Eşkıyalar karakol komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil."
    Dağarcığına atmak: Yeni bilgilerini eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek."Öğrendiği her yeni bilgiyi dağarcığına atmayı ihmal etmedi."
    Dağdan gelip bağdakini kovmak: Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak."Şu densize bak hele dağdan gelip bağdakini kovuyor!"
    Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
    Dağlara düşmek: Sıkıntı üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak."Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü."
    Dağları devirmek: Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak ağır işleri başarmak."O dağları devirir bir adamdır."
    Dalavere çevirmek: Yalan dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak."Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!"
    Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak."Bu mesele daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli."
    Daldan dala konmak: Çok sık düşünce ya da konu değiştirmek."Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl artık."
    Dalına basmak: Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek."Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!"
    Dallanıp budaklanmak: Genişleyip yayılmak gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak."İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok hani!"
    Damdan düşer gibi: Aniden yersiz olarak (söz söylemek)."Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi."
    Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya varmak."Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun."
    Damokles`in kılıcı: Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi."Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!"
    Dananın kuyruğu kopmak: Olay patlak vermek beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi."Dananın kuyruğu bu gece kopacak inşallah hayır demezler."
    Danışıklı dövüş: Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak."Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü."
    Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı tehlikeli bir durumla karşılaşmak."İyice dara düştük geçinmekte güçlük çekiyoruz."
    Dara getirmek: Aceleye getirmek gerektiği gibi zaman ayıramamak."Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi güzel olsun."
    Dar boğaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum."Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız."
    Dar hayat: Sıkıntılar güçlükler zorluklar içinde sürdürülen hayat.
    Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek."Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi."
    Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen."Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar."
    Darısı (dostlar) başına: "Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
    Dar kafalı: Anlayışı kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan."Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur."
    Davul çalmak: Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak."Davul çalıp bizi elâleme rezil etti."
    Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak kınayan bir dille başkalarına anlatmak alaya almak."Sakın söyleme yoksa bizi defe koyarlar."
    Defterden silmek: İlişkisini kesmek yok saymak adını anmaz olmak unutmak."Ali`yi defterden iyice sildim."
    Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek."Onun da defterini dürecekler yakında.
    Defteri kapamak: İlgiyi kesmek uğraşmaz olmak söz konusu işi yapmaz olmak. "O defteri kapadık biz artık soru sormayın.
    Deli divane olmak: Bir şeyi bir kimseyi aşırı derecede sevmek ona tutkun olmak."Delikanlı o kız için deli divane oluyordu."
    Deli fişek: Atak delişmen delice işler yapan şımarık."Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi."
    Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan çok rahat uzun süre uyunulan uyku."Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum."
    Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak."Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar."
    Dem tutmak: Bir çalgıya bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
    Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir işe ortama duruma alışmakta zorluk çekmek."Eski işinden ayrılıp yeni işine başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü."
    Derdine düşmek: Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak."Sana ne ki o işin derdine düştün?"
    Dert ortağı: 1. Aynı derdin sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı anlattığı yakın dostu."Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı."
    Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak."Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı bütün civar köylere destan oldu."
    Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça."Onun yaptığı iş devede kulak kalır."
    Deve kini: Bitmeyen geçmeyen unutulmayan büyük kin."Tam anlamıyla bir deve kini besliyordu komşusuna karşı."
    Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak."Senin yaptığın deveye hendek atlatmak bırak şu garibin yakasını."
    Devlet kuşu: Umulmadık iyi talih; zenginlik mutluluk getiren talih.
    Dışı eli (seni) yakar içi beni: "Dıştan görünüşü herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz kötü sahibini üzücü" anlamında kullanılır."Ah bir bilseler işin iç yüzünü dışı eli yakar içi beni."
    Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak her an kalkmak durumunu belirtir olmak huzursuz olmak."İnan diken üstünde oturuyorum şurada."
    Dikine gitmek: İnatçılık etmek bildiğini yapmaya çalışmak kimsenin uyarısına kulak asmamak."Biraz daha dikine giderse başına büyük bir belâ gelecek bu çocuğun."
    Dikiş tutturamamak: Bir yerde bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak."Bir şeyde dikiş tutturamadı şimdi boşta gezip duruyor."
    Dikiz etmek: Bir yeri olayı birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
    Dilden dile dolaşmak: Her yerde pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak."Ata sözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi."
    Dil dökmek: Kandırmak inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek."Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı edemedi."
    Dil ebesi: Çok fazla ve esprili konuşan."Dil ebesi bir adam o sen onunla başa çıkamazsın."
    Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak."Allah kimseyi dile düşürmesin kadıncağız sokağa çıkamaz oldu."
    Dile gelmek: 1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak dillenmek. 2. Dile düşmek."Dile geldi dağlar avuttu onu!"
    Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek ortaya atmak anlatmak açıklamak. 2. Birini konuşturmak."Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi hepimizin anlamasını sağladı."
    Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç."Evet dile kolay haydi yap da görelim."
    Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse birden konuşmaya başlamış olmak."Dili açıldı çok şükür!"
    Dili dolaşmak: Heyecan korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak karıştırmak açık olarak ifade edememek."Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı kekelemeye başladı."
    Dili dönmemek: 1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak."İnşaallah dilim dönmeden meseleyi anlatır da kurtulurum ondan."
    Dilinden kurtulamamak: Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak bir kimsenin sitem eleştiri ve sataşmalarına uğramak."Ne yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?"
    Dilinde tüy bitmek: Sık sık söylemekten bıkmak usanmak."Size söyleye söyleye dilimde tüy bitti."
    Diline dolamak: 1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
    Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak."Dilinin altında bir şey olduğunu biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum."
    Dilinin ucuna gelmek: 1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek."Dilinin ucuna geldi ama utandığı için söyleyemedi."
    Dilini tutmak: Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak ölçülü konuşmak rast gele konuşmamak."Dilini tutmasını bilmeyenlerin başına neler geldiğini sana söylemediler mi?"
    Dilini yutmak: Büyük bir korku şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek."Korkudan neredeyse dilini yutacaktı."
    Dilin kemiği yok ya!: 1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir doğru ve yanlış herşeyi söyleyebilir.
    Dili olsa da söylese: "Cansız nesneler hayvanlar konuşabilseler bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu" anlamında kullanılır.
    Dili tutulmak: Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek."Sevinçten dili tutuldu bizim kızın."
    Dili uzun: İncitici kırıcı sözler söyleyen saygısız kimse."O uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!"
    Dili varmamak: Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak."Sana git demeye dilim varır mı sanıyorsun?"
    Dillerde dolaşmak: Her yerde kendisinden ondan söz edilmek."Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır oldu."
    Dillere destan olmak: Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak."Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan olacak!"
    Diline pelesenk etmek: Bir sözü her zaman yerli yersiz tekrarlamak."Şey sözünü diline pelesenk etmişsin her cümlenin başında kullanıyorsun."
    Dil uzatmak: Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek."Ben öğretmenime dil uzattıracak adam değilim."
    Dil yarası: Acı ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık."Bıçak yarası geçer dil yarası geçmez demişler."
    Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak: Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek."Gel şu işten vazgeç Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma."
    Dinden imandan çıkmak: Çok sinirlenmek öfkelenmek kızgınlık duymak."İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun yapma şu hareketleri!"
    Dinden imandan olmak: Dinî inancını yitirmek mürtet olmak.
    Dini bir uğruna: Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
    Dini bütün: Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan inancı sağlam olan dinine çok bağlı."Her Müslüman dini bütün olmak zorundadır."
    Dipsiz kile boş ambar: Para mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır."Memurların işi tam anlamıyla dipsiz kile boş ambar sıfıra sıfır elde var sıfır."
    Dirlik düzenlik: Bir arada yaşayan çalışan kimseler arasında iyi geçim güven sevgi ve anlaşma hâli."Bir aileye önce dirlik ve düzenlik gereklidir."
    Dirsek çevirmek: Daha önce birlikte iş yaptığı anlaştığı kimseden artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak."Onun da dirsek çevireceğini hiç beklemezdim."
    Dirsek çürütmek: Okumak öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak."Desene boşuna dirsek çürütmüşsün."
    Diş bilemek: Öç almak kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak."Bana diş bilediği bakışlarından belli."
    Dişe dokunur: Hatırı sayılır işe yarar belirtilmeye değer önemli."Dişe dokunur bir iş yapmışsın aferin çocuğum."
    Diş geçirememek: Etkisiz kalmak güç yetirememek hükmünü yürütüp sözünü dinletememek."Bir çocuğa diş geçiremiyorsun ne biçim annesin sen!"
    Diş gıcırdatmak: Kızgınlığını öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek."Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya başladı."
    Diş göstermek: Güçlü olduğunu kendine güvendiğini saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek."Biraz diş göstersen hemen yola geleceklerdir."
    Dişinden tırnağından artırmak: Yiyeceğinden içeceğinden vb. ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek."Seni dişimden tırnağımdan artırdığım parayla okuttum!"
    Dişine göre: Yapabileceği gücünün yeteceği becerebileceği uygun bir durumda."Tam da dişime göre onu yenebilirim."
    Dişini sıkmak: Darlığa sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak."Biraz daha dişini sıkmalısın inşallah yakında rahata kavuşacağız."
    Dişini tırnağına takmak: Çok büyük zorluklara sıkıntılara darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak."Biz bu evi dişimizi tırnağımıza takarak yaptık yıkmalarına izin vermeyeceğim!"
    Diş kirası: 1. Eskiden sarayda ya da konaklarda zenginlerin iftara çağırdıkları yoksullara verdikleri armağan veya para. 2. Harcadığı emek dışında bir kimsenin fazladan sağladığı çıkar.
    Dişinin kovuğuna bile gitmemek: Çok az gelmek (yiyecekler için)."Açlıktan kırılıyorduk önümüzdeki yiyecekler dişimizin kovuğuna bile gitmeyecek kadardı."
    Diz boyu: Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için)."Çukuru diz boyu kazmışlardı."
    Diz çökmek: 1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak."Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi."
    Dize gelmek: Teslim olmak boyun eğmek yenilmek güçlünün buyruğunu kabullenmek."Bizim kitabımızda dize gelmek yoktur!"
    Dize getirmek: Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek boyun eğdirmek."İki saatte düşmanı dize getirebiliriz."
    Dizgini (dizginleri) ele almak: Yönetimi ele geçirmek işi kendisi yönetmeye başlamak."Dizginleri ele almazsak fabrika kargaşa içinde boğulup kalacak üretim yapılamayacak."
    Dizginleri salıvermek: Başıboş bırakmak sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek."Yönetim dizginleri salıverince insanlar rahat bir nefes aldılar."
    Dizini dövmek: Çok pişman olmak."Çocuklarını küçük yaşta eğitmezsen sonradan dizini döversin."
    Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek: Korkudan heyecandan yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek."Yokuşu çıktım ama dizlerimin de bağı çözüldü."
    Dizlerine kapanmak: Yalvarmak kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak başını dizlerinin üzerine koymak."Göreceksin günün birinde dizlerine kapanacak babasının."
    Dobra dobra söylemek: Hiçbir şeyden çekinmeden sözü eğip bükmeden dosdoğru açık açık konuşmak."Dobra dobra konuşan insanları severim."
    Doğmamış çocuğa don biçmek: Henüz ele geçmemiş bir şey gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
    Dokuz doğurmak: 1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla heyecanla sabırsızlıkla sıkıntı çekerek beklemek."İşe geç kalmıştı yeni araba gelinceye kadar dokuz doğurdu."
    Dokuz köyden kovulmuş: Geçimsizliği hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.
    Dolap çevirmek: Hile düzen ve dalavere ile iş yapmak."Yine ne dolap çeviriyor acaba?"
    Dolma yutmak: Kanıp aldanmak."Ona dolma yutturacağını hiç sanmam!"
    Dolu dizgin: 1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde çok fazla olarak."Kinlerimizi dolu dizgin salıverdik düşmanın üstüne."
    Doluya koydum almadı boşa koydum dolmadı: İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir. "Her yolu denedim çözüm yolu bulamadım" anlamına gelir.
    Domuzdan kıl çekmek: Sevilmeyen eli sıkı olan cimri bir kimseden bir şey alabilmek."Domuzdan bir kıl koparmak kârdır."
    Don gömlek: Çıplak üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde."Adamı don gömlek kalacak kadar soydular."
    Dostlar alışverişte görsün: Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek iş yapmak değil."Güya çalışıyor dostlar alışverişte görsün!"
    Dökülüp saçılmak: 1. Bir şey uğruna fazla para harcamak masraf etmek. 2. Soyunmak çok açık giyinmek."Düğün yapıyorum diye sakın dökülüp saçılma yoksa kendini toplayamazsın."
    Dört ayak üstüne düşmek: Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak."Nasıl oluyor da bu adam hep dört ayak üstüne düşüyor?"
    Dört başı mamur: Her yanı bakımlı elverişli güzel tam istenildiği gibi."Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  5. #5
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    Dört dönmek: Bir işi yapmak için korku heyecan telâş şaşkınlık içinde sağa sola koşmak çare aramak."Kadıncağız haberi alır almaz odanın içinde dört dönmeye başladı."
    Dört elle sarılmak: Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek."Başarılı olmak mı istiyorsun dört elle sarıl işine!"
    Dört gözle beklemek: Özleyerek çok isteyerek büyük bir sabırsızlıkla beklemek."Annemin yolunu dört gözle beklemeye başladım."
    Dudak bükmek: Umursamamak beğenmemek küçümsemek."Yeni alınan elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti."
    Dudak ısırmak: Hayret etmek şaşırmak."Beni karşısında görünce dudağını ısıracak eminim."
    Dudak ısırtmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa hayrete düşürmek."Yazdığı son kitabıyla dudak ısırttı herkese."
    Duman attırmak: Geride bırakmak zor duruma düşürmek birini yıldırmak."Silâhını çeken komutan etrafa duman attırmaya başladı."
    Duman etmek: Bozmak ortalığı dağıtmak yok etmek; yenmek birine karşı başarı sağlamak."Askerler ortalığı toz duman ettiler."
    Dumanı üstünde: 1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni üzerinden zaman geçmemiş."Şu elmalara bak daha dumanı üstünde bunların."
    Duman olmak: 1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu düzeni işi bozulmak. Kötü olmak."Çabuk duman ol buradan gözüm görmesin seni!"
    Durduğu yerde: 1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla hiç emek ve çaba harcamadan."Adam durduğu yerde para kazanıyor anlamadım bu işi!"
    Durup dinlenmeden: Sürekli olarak ara vermeden arka arkaya."Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için."
    Durup dururken: 1. Birden bire ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken."Durup dururken bir tokat attı arkadaşına."
    Dut yemiş bülbüle dönmek: Susmak; konuşkanlığını sevincini neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak."Onu dut yemiş bülbüle döndürmezsem bana da Hasan demesinler!"
    Düğüm noktası: Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı."Biz işin daha düğüm noktasını tespit etmiş değiliz ki!"
    Düğün bayram etmek: Çok sevinç duymak topluca neşeli bir duruma kavuşmak."Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece bayram ettik."
    Düğün evi gibi: Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer."Hayrola dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!"
    Dümen çevirmek: Düzen kurup hileli iş yapmak."Yine ne dümen çeviriyorsunuz siz?"
    Dümen kırmak: Yön değiştirmek.
    Dümen suyunda gitmek: Birine bağımlı olmak birinin tuttuğu yolu izlemek hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak."Başkasının dümen suyundan gidenler kişiliklerini bulamazlar."
    Dünkü çocuk: Deneyimi az toy acemi."Dünkü çocukların aklına ihtiyacım yok benim."
    Dünya başına yıkılmak: Dara düşmek felâkete uğramak umutlarını yitirmek çok üzülüp acı çekmek."Trafik kazasında kocasını ve iki çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına yıkılmıştı."
    Dünya bir araya gelse: "Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile asla hiçbir zaman kim ne derse desin" anlamında yine bildiğini yapma durumu için kullanılır."Dünya bir araya gelse de ben o adamla barışmam."
    Dünyadan elini eteğini çekmek: Bir kenara çekilip toplum ile ilişkisini kesmek toplumun yaşayışına karışmaz olmak daha çok ibadetle meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez olmak."Bizim komşu her nedense dünyadan elini eteğini çekti görünmez oldu sanki."
    Dünyadan haberi olmamak: Çevresinden çağından ve çağının getirdiklerinden zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak."Sen dünyadan haberi olmayan bir adamsın ne anlarsın bu işten lütfen karışma!"
    Dünya gözü ile: Ölmeden önce yaşarken."Dünya gözü ile Almanya`daki kardeşimi bir daha görsem."
    Dünyalar onun olmak: Oldukça çok sevinmek."Babası istediği oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki."
    Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak: Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek zorluklarla karşılaşmak tecrübe kazanmak."Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak olduğunu anlayacaksın."
    Dünyanın öbür ucu: Çok uzak yer."Ali de dünyanın öbür ucunda oturuyor."
    Dünya yıkılsa umurunda değil: Hiçbir şeyle ilgilenmemek umursuz olmak sorumluluk duymamak."Sakın `dünya yıkılsa umurumda değil` deme bana."
    Dünyayı toz pembe görmek: İyimser olmak üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak."Bırak artık şu dünyayı toz pembe görmeyi aç gözlerini!"
    Düşe kalka: 1. İşi kimi zaman iyi kimi zaman kötü olarak güçlükle uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak."Sokak serserileriyle düşe kalka iyice bozuldu sapıttı."
    Düşeş atmak: Umulmadık bir başarı kazanmak."Düşeş attı bizim oğlan şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi."
    Düşman çatlatmak: Nisbet yapmak iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak."Düşman çatlatmakta da üstüne yok senin!"
    Düşman kesilmek: Düşman olmak düşman gibi görünüp tavır almak."Yalnız benim değil bütün ailenin düşmanı kesilmişti."
    Düşünüp taşınmak: Bir meseleyi enine boyuna tartmak konuyu bütün yönleriyle incelemek iyice düşünüp ona göre davranmak."Acele etme düşünüp taşın öyle karar ver."
    Düşüp kalkmak: 1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek."Seni bu hâle getirenler düşüp kalktığın arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?"
    Düttürü Leylâ: Gülünç tuhaf daracık ve kısacık giyinmiş kadın."Sana hiç yakışmamış düttürü Leylâ gibi olmuşsun."

    E

    Ecel aman verirse: Ölmezsem ömür yeterse."Ecel aman verirse torunumu da görürüm."
    Ecel teri dökmek: Çok korkmak heyecan içinde bulunup terlemek korku ve bunalım içinde olmak."Köprüden geçerken ecel terleri döktüler."
    Eceli gelmek: Ölmek sonu gelmek yok oluş vakti gelmek."Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek."
    Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek."Bırak o silâhı elinden eceline mi susadın sen?"
    Eciş bücüş: Çarpuk çurpuk eğri büğrü düzgün yanı olmayan çirkin bir biçim almış bulunan."Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı."
    Edebiyat yapmak: Bir işe yaramayan konuyu açıklamaya yetmeyen gerçeği yansıtmayan süslü parlak ve gereksiz sözler söylemek."Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış."
    Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek üzüntüyü yok etmeye çalışmak."Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı."
    Eğri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak."O hiç kimseye eğri gözle bakmazdı."
    Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak."Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler."
    Ekmeğine yağ sürmek: Birinin yararına göre eylemde bulunmak istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek."O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen."
    Ekmeğini kazanmak: Geçimini temin edecek ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak."Kaygılanma ekmeğini kazanmasını bilir o."
    Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklikte olmak her türlü işi yapmak."Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi."
    Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
    Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan geçim sağlayan iş yeri."O dükkân benim ekmek kapım asla satmam satamam onu!"
    Ekmek parası: Kazanç geçinmek için kazanılan para."Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor."
    Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar."İkramiye ile eksiği gediği kapadılar."
    Ekşi yüz: Somurtkan asık yüz."Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu."
    El açmak: 1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak."İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti."
    El altından: Kimsenin haberi olmadan gizlice."Parayı el altından verdi."
    El atmak: 1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak."Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!"
    El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak ıssızlaşıp sessizleşmek."Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır."
    El basmak: Yemin etmek kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek."Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım."
    El çabukluğu: 1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme."Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi."
    Elde avuçta bir şey kalmamak: Parasını malını tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak."Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı."
    Elde etmek: 1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek."Onun gibi dürüstleri elde edemezsin boşuna uğraşma."
    Elde kalmak: 1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak."Şu kasadaki üzümler elde kaldı."
    Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): Yaşlılık hastalık sebebiyle iş yapamaz yürüyemez kendi işini göremez duruma gelmek."Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin."
    Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak."O arsa elden çıktığı için üzüldüm."
    Elden düşme: Az kullanılmış."Elden düşme bir araba aldı."
    Elden ele dolaşmak: Pek çok kişi tarafından kullanılmak bir çok sahip eline geçmek."Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı."
    Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak gözden geçirmek."Yaptığın işi bir daha elden geçir."
    Elden gitmek: Bir şeyi yitirmek ondan yoksun kalmak."Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti."
    Ele almak: 1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek araştırmak veya tenkit etmek."Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım."
    Ele avuca sığmamak: 1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek kural tanımamak zapt edilememek."Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer."
    Ele geçirmek: Sahip olmak kaçan bir kimseyi yakalamak."Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir."
    El elde baş başta: 1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi."Alışverişten el elde baş başta döndü."
    Elekten geçirmek: Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak."Şu dosyayı bir daha elekten geçirin."
    El ele vermek: Güçleri birleştirip işbirliği yapmak yardımlaşmak."Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz."
    El emeği: 1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı."El emeğinin karşılığı değildir bu para."
    Ele vermek: Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak."Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı."
    Eli açık: Cömert çok para harcayan sakınmadan para verebilen."Eli açık olan insanları severim."
    Eli ağır: 1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok acıtan."Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım."
    Eli altında olmak: 1. İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda olmak."İyi bir usta araç ve gereçlerinin elinin altında olmasını ister."
    Eli ayağı buz kesilmek: 1. Korku heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek donup kalmak. 2. Çok üşümek."Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri."
    Eli ayağı tutmak: İş yapabilecek güçte olmak bedenî gücü var olmak."Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor."
    Eli bayraklı: Kavgacı şirret edepsiz."Onun eli bayraklı bir kadın olduğunu daha yeni anladınız."
    Eli bol: Cömert esirgemeyen çok para ve eşyası olan."Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış."
    Eli boş dönmek: Umduğunu alamadan geri dönmek."Eli boş döneceği hiç aklıma gelmezdi."
    Eli böğründe kalmak: Çaresiz kalmak bir şey yapamaz duruma gelmek başarısızlığa uğramak."Tek hayvanın öldüğünü görünce eli böğründe kaldı."
    Eli cebine gitmemek (veya varmamak): Cimri olmak para harcamaya kıyamamak."Ondan da yardım istediler ancak eli cebine bir türlü gitmedi arkasını dönüp uzaklaştı."
    Eli çabuk: Süratli iş gören."Eli çabuk adamlara ihtiyacımız var."
    Eli darda: Geçimi için para sıkıntısı çeken."Eli darda insanlara yardım etmek insanlık borcudur."
    Eli değmemek: Bir işi yapmaya zaman bulamamak."Odanı temizlemeye elim değmiyor."
    Elifi görse mertek sanır: Cahil okuması yazması yoktur."Ona mı akıl danışıyorsun elifi görse mertek sanır o. "
    Eli hafif: İncitmeden can yakmadan iş gören."İğneyi Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun."
    Eli kalem tutmak: 1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek."Elin kalem tutmaz mı senin?"
    Elinden iş çıkmamak: Çabuk iş yapamamak."Bırakın onu elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok."
    Elinden tutmak: 1. Destek olmak ilerlemesi için yardımda bulunmak. 2. Yürümesine kalkmasına inmesine çıkmasına yardım etmek."Hayatım boyunca elimden tutan olmadı."
    Eline düşmek: 1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3. Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak."Düşmanın eline düşmemek için bir yol bulmalıyız."
    Eline su dökemez: Sözü edilen kişi değerce ondan çok geride."Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin."
    Elini çabuk tutmak: Hızlı davranmak acele etmek."Elimizi çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım."
    Elini kana bulamak: Birini öldürmek veya yaralamak."Zavallı çocuk boş yere elini kana buladı."
    Elini kolunu sallaya sallaya gelmek: Bir işten sonuç almaksızın dönmek gelirken hiçbir armağan getirmemek.
    Elini kolunu sallaya sallaya gezmek: Pervasızca çekinmeden kimseden korkmadan dolaşmak."Bunca ağır suç işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi şaşılacak şey doğrusu."
    Elinin hamuruyla erkek işine karışmak: Anlamadığı bilmediği beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için).
    Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Çok nazlı olmak evde hiçbir iş yapmamak zor işlerden kaçınmak."Ne kadınmış o da elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu görmedim daha!"
    Eli sıkı: Kolay para harcamayan cimri çok tutumlu."Bu kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin."
    Eli uzun: Hırsız fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.
    Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak."Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor."
    Eli yatmak: Bir işe eli alışkın olmak bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak.
    Eliyle koymuş gibi bulmak: Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak."Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle koymuş gibi buluverdi."
    El kadar: Küçük küçücük."El kadar çocuk işime karışamaz benim."
    El kaldırmak: 1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek."Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!"
    El kapısı: 1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların memleketi evi yurdu."Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum."
    El koymak: 1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Buyruğu altına almak hükümetçe uygun görülen mal arazi ve kuruluşa hâkim olmak."Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor."
    Elle tutulur gözle görülür: Çok açık gizli bir tarafı yok."Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş yaptın mı sen?"
    El oğlu: 1. Yabancı. 2. Damat."El oğluna güvenme sakın!"
    El sürmemek: 1. Dokunmamak hiç değmemek. 2. Yapımına başlamamak."İşe el sürmeye vakit bulamadım daha."
    El uzatmak: 1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya almaya çalışmak."O bizim bir yakınımız ona elimizi uzatmalıyız hemen."
    El üstünde tutulmak: Çok değer verilip sevilmek kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek."Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu."
    El yordamıyla: Tahminlerine sezgilerine dayanıp elle yoklayarak."El yordamıyla kibrit kutusunu buldum."
    Emeği geçmek: Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı bulunmak."Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki."
    Emek vermek: Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak."İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver gayret et."
    Emir kulu: Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse."Emir kulu olmak o kadar da kolay değil."
    Eninde sonunda: Nihayet en sonunda."Eninde sonunda onu bulacağım."
    Enine boyuna: 1. Her yönü ile eksiksiz bütün ihtimalleri göz önünde tutarak. 2. İri yarı gösterişli (adam)."Şu meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim."
    Ensesi kalın: Parası çok varlıklı sözü geçer ödeme gücü yüksek (kimse)."Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım istemiyorsunuz."
    Ensesinde boza pişirmek: Sıkıştırıp tedirgin etmek eziyet etmek."İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin ensesinde boza pişirmeye başladı."
    Ensesine yapışmak: Yakalamak."Bir hamlede ensesine yapıştı çocuğun."
    Ense yapmak: Yemek içmek ve keyfine bakmak hiç iş yapmamak."Ense yapmayı bırak da biraz işle ilgilen."
    Er geç: Ne zaman olsa mutlaka."Er geç onu bulacağım."
    Esamisi okunmamak: Adı anılmamak değer verilmemek."Onun buralarda hiç esamisi okunmaz."
    Es geçmek: Dikkate almamak sözleri arasında o konuya dokunmamak."Borç meselesini es geçmesine fırsat vermeyin."
    Esip savurmak: Bağırıp çağırmak öfke ile atıp tutmak."Davet edilmediğini öğrenince esip savurmaya başladı."
    Eski çamlar bardak oldu: Devir değişti eski durumların tutumların bir önemi kalmadı.
    Eski defterleri karıştırmak: Eski olayları işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak yeniden gündeme getirmek."Eski defterleri karıştırmayı bırak artık".
    Eski hamam eski tas: Hiçbir şey değişmemiş eski durumda kalmış."Köy aynı insanlar aynı eski hamam eski tas."
    Eski kafalı: Yeniliğe açık olmayan yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı."Eski kafalı insanlar gittikçe azalıyor mu ne?"
    Eski kurt: Tecrübeli görmüş ve geçirmiş mesleğini iyi bilen hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan."O da eski kurtlardandır."
    Eski toprak: Yaşlılığına rağmen dinçliğini dayanıklılığını hâlâ sürdüren gücünü kaybetmemiş kimse."Sen eski topraksın bizim gibi birkaç genci daha cebinden çıkartırsın."
    Eşeğini sağlam kazığa bağlamak: İşini güvenli kılacak önlemler almak."Ne demişler: Eşeğini sağlam kazığa bağla sonra Allah`a ısmarla."
    Eşek kadar: Büyük iri; aşırı derecede gelişmiş."Eşek kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor."
    Eşek sudan gelinceye kadar dövmek: Adamakıllı çok ve iyi dövmek."Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan gelinceye kadar döveceğim anladın mı?"
    Eşek şakası: Ağır hoşa gitmeyen incitici kaba şaka."Ben eşek şakasından hiç hoşlanmam."
    Eşiğine yüz sürmek: Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak önünde eğilmek."İnsanların eşiğine yüz sürülmemesi gerekir."
    Eşiğini aşındırmak: Bir işi yaptırmak gördürmek için bir yere çok gidip gelmek."Şu köy yolu için hükümet eşiğini aşındırıp durduk."
    Eşref saat: 1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman."İzin alabilmek için müdür beyin eşref saatini kollamaya başladı."
    Eteği ayağına dolaşmak: Telâş korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.
    Eteğine yapışmak: 1. Bir kimsenin manevî desteğini istemek. 2. Varlıklı sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek."Korkudan annesinin eteğine yapıştı."
    Etekleri tutuşmak: Çok telâşlanmak heyecanlanmak."Babasını parkta göremeyince etekleri tutuşmaya başladı yoksa gelmeyecek miydi?"
    Etekleri zil çalmak: Çok sevinmek işler yolunda olmak."Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in etekleri zil çalıyordu."
    Etek öpmek: Yaltaklanmak dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak."Bu makama etek öpe öpe çıktı soysuz herif."
    Eti ne butu ne?: 1. İmkânları parası az. 2. Çelimsiz zayıf küçük."Ona baskı yapma zavallının eti ne butu ne?"
    Eti senin kemiği benim: Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.
    Et kafalı: Akılsız anlayışı az kavrayışı kıt olan.
    Etliye sütlüye karışmamak: Kendini alâkadar etmeyen meselelerden toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek."Kendine sahip çık sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum."
    Etrafında dört dönmek: İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin bir şeyin yanından ayrılmamak ona aşırı ilgi göstermek."Çocuklar Nasreddin Hoca`nın etrafında dört dönmeye başladılar."
    Et tırnak olmak: Sıkı bir ilişkiye girmek birbirinden kopmamak.
    Ettiğini bulmak: Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.
    Ev açmak: Ayrı bir eve çıkmak yerleşmek."Evlendikleri günün ertesinde ev açmaya karar verdiler."
    Evde kalmak: Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi."Evde kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu."
    Evdeki hesap çarşıya uymamak: Önceden tasarlanan düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek başka bir yönde gelişmek."O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık."
    Evlât acısı gibi içine çökmek: Kaybettiği bir şey için çok üzülmek."Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü."
    Eyere de gelir semere de: Her işe uyar her işe yarar ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir.
    Eyüp sabrı: Peygamberlerden Hz. Eyyub` un başına gelen hastalığa sabredip bundan dolayı şikâyet etmemesi; güçlük ve üzüntülere hastalığa karşı sabretmesinden hareketle en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın büyük ve uzun sabrını anlatmak için kullanılır.
    Eyvallah demek: 1. Razı olmak kabul etmek. 2. Ayrılırken "Allah`a ısmarladık" anlamında kullanılır.
    Eyvallah etmemek: Minnet altına girip boyun eğmemek."Aç kaldı susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi."
    Ezbere iş görmek: İncelemeden özenmeden gerekli olan bilgiyi almadan gelişi güzel iş yapmak."Ben sana ezbere iş görme demedim mi?"
    Ezilip büzülmek: Güç bir duruma düştüğünü utandığını sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek."Hiçbir insanın karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur."






    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  6. #6
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    G

    Gafil avlanmak: Hiç beklenmedik bir sırada yakalanmak habersiz ve hazırlıksız olduğu sırada zor duruma düşürülmek."Ben gafil avlanacak bir insan değildim ama oldu bir kere."
    Gaflet basmak: Uykusu gelmek."Siz konuşurken beni bir gaflet bastı ki hiç sorma sizin konuştuklarınızı anladım diyemem."
    Gam yememek: Kaygılanmamak tasa etmemek üzülmemek."Seni bir kez daha gördüm ya artık gam yemem."
    Gani gönüllü: Cömert eli bol vermekten kaçınmayan."Gani gönüllü insanlara artık günümüzde pek rastlanmıyor."
    Gâvur etmek: Boşuna harcamak işe yaramaz duruma getirmek yerinde harcamamak."Onca parayı bu eve verip gâvur etti."
    Gâvur inadı: Yok edilemeyen önüne geçilemeyen yumuşatılamayan inat."Adamın yine gâvur inadı tuttu gelmem deyip duruyor."
    Gazel okumak: 1. Gazel söylemek. 2. Kandırmak ve oyalamak için boş sözler söylemek."Boşuna gazel okuma kandıramazsın beni!"
    Gece kuşu: Geceleri gezip dolaşan bunu huy edinen kimse."Bizim oğlan iyice gece kuşu oldu."
    Geceyi gündüze katmak: Ara vermeden devamlı çalışmak; büyük çaba göstermek."Geceyi gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık."
    Geçer akçe: Herkesçe aranılan beğenilen değerli (şey)."Elimizdeki tek geçer akçemiz şu arabadır."
    Geçimini sağlamak: Yaşamak için gerekli olanı elde etmek."Geçimini sağlamak için hemen her yola başvurdu."
    Geçmişini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.
    Geçti Bor`un pazarı (sür eşeğini Niğde`ye): "İş işten geçti artık fırsatı kaçırdın" anlamında kullanılır.
    Gel gelelim: "Fakat ama ancak" ve "Ne çare ki" anlamlarında kullanılır."Gel gelelim onlara daha teklifimizi kabul etmediler."
    Gelip çatmak: Vakti gelmek kaçınılmaz olmak çok yakında olmak."Ödeme gününün gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?"
    Gel keyfim gel: Bir durumdan duyulan memnunluk işlerin yolunda gitmesi anlatılır.
    Gel zaman git zaman: Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra."Gel zaman git zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi."
    Gemi azıya almak: 1. Söz dinlemez olmak. 2. At gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak.
    Geniş gönüllü: Heyecan ve telâş göstermeyen merak etmeyen olayları hoş karşılayan."Geniş gönüllü olmak benim için o kadar kolay değil."
    Geri basmak: Geri geri gitmek."Heyecanlanınca geri basmaya başladı."
    Geri çekilmek: 1. Kaçmak bulunduğu yerden arka arkaya doğru gitmek. 2. Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek."Düşmanın çokluğu karşısında geri çekilmekten başka çaremiz kalmamıştı."
    Geri çevirmek: 1. İade etmek geldiği yere göndermek kabul etmemek."Ona aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi."
    Geri durmamak: Bir işe girmekten kaçınmamak o işe girişmek."Ona bu işi yapmaktan geri durmamasını söyle sonunda başaracaktır."
    Geri hizmet: 1. Ordunun çeşitli gereksinimleri ile ilgili işlerin tümü. 2. Etkinliği ikinci dereceden sayılan kolay görev."Senin bu savaşta geri hizmette bulunacağını söylediler bana."
    Geri kafalı: Yenilikleri kabul etmeyen bağnaz kafası hurafelerle dolu.
    Gıcık tutmak: Bir süre boğaz gıcıklanmasına yakalanmak konuşamamak."Gıcık tuttuğu için konuşmasını yarıda kesmek zorunda kaldı."
    Gıcık vermek: 1. Birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. Boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak."Gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum."
    Gık dememek: Hiç sesini çıkarmamak yakınmamak karşı çıkmamak."Bütün hepsi üzerine yürüdü ama o gık demedi."
    Gına gelmek: Usanmak bıkmak."Bu işten gına geldi artık."
    Gırla gitmek: 1. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. Uzun sürmek.
    Gırtlağına kadar borca girmek: Pek çok ödenmesi zor olacak şekilde borçlanmak."Nasıl gülerim gırtlağıma kadar borca girdim."
    Gırtlak gırtlağa gelmek: Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek."Komşumla gırtlak gırtlağa gelecektik az kalsın."
    Gidiş o gidiş: "Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı" anlamında kullanılır.
    Göbeği çatlamak: Birçok güçlükleri yenmek için çok uğraşmak pek çok çaba sarf etmek."Onu razı edeceğim diye göbeğim çatladı."
    Göbek adı: Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad."Senin göbek adın nedir?"
    Göğsü kabarmak: İftihar etmek övünç duymak."Senin başarılarınla göğsüm kabarıyor oğlum."
    Göğüs geçirmek: Üzüntülü bir şekilde soluk almak içini çekmek."Eski hatıraları gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi."
    Göğüs germek: Bir zorluğa dayanmak karşı koymak."Bu güne birçok zorluklara göğüs gererek geldik."
    Göklere çıkarmak: Aşırı ölçüde övmek."Adamı bu basit iş için göklere çıkartıp şımarttıkça şımarttılar."
    Gökten zembille mi indi?: "Ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?" "Onun ne özelliği var ki ona özel imkânlar tanınıyor?" anlamında kullanılır.
    Gölge düşürmek: Bir şeyin önemini ve değerini azaltacak ününü düşürecek işler yapmak.
    Gölge etmek: 1. Işığa engel olmak. 2. Bir işin yapılmasına engel olmaya çalışmak."Gölge etme de şu işi zamanında yapayım."
    Gölgesinden korkmak: Çok korkak olmak en basit işlere bile girmekten korkar olmak."Gölgesinden korkan adamlarla hiçbir işe girilmez."
    Gönlü bol: Yeterli imkânlardan mahrum olmasına rağmen eli açık davranan cömert.
    Gönlü kalmak: 1. Gücenmek. 2. İstediği hâlde elde edemediği şey üzerinde isteği devam etmek."Gönlüm o vitrindeki elbisede kaldı."
    Gönlü kara: Başkaları hakkında kötü düşünen onların iyiliğini istemeyen.
    Gönülden geçirmek: Bir şeyi yapmayı düşünmek olmasını istemek o şeyi düşünür olmak."Ben de o işi yapmayı gönlümden geçirmiştim."
    Gönlünden kopmak: Birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme isteği içinde aniden doğuvermek."Gönlünden kopanı vermek kadar güzel bir şey olamaz."
    Gönlüne göre: İsteğine uygun olarak dilediğine göre."Allah gönlüne göre verir inşallah."
    Gönlü tok: Fazla para ve mal istemeyen zorunlu ihtiyacı kadarı ile yetinen imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen bu durumda dahi cömert olan."Onun kadar gönlü tok bir adam görmedim."
    Gönül almak: 1. Sevindirmek hoşnut ettirmek. 2. Kırılan gücenen bir kimseyi güzel söz ve davranışlarla yeniden hoşnut etmek."Daha fazla uzatmadan o çocukların gönlünü almalısın."
    Gönülden çıkarmak: Anmaz ve sevmez olmak."Onu gönlünden çıkarmışsın anlaşılan."
    Gönül eri: Açık yürekli güvenilir hoşgörüsü geniş ehli dil (kimse)."O ihtiyar adam tam bir gönül eriydi."
    Gönül kırmak (yıkmak): Birini çok üzecek gücendirecek davranışta bulunmak."Gönül kırmakta üstüne yoktur onun."
    Gönüllü gönülsüz: Pek de istekli olmayarak.
    Gönül okşamak: Birini hoş bir davranış ve sözle sevindirmek."Gönlünü okşamak mı istiyorsun bir gül uzat ona."
    Gönül yapmak: Hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin kırgınlığını gidermek.
    Görüş açısı: Bir soruna yaklaşma onu ele alma biçimi."Dar bir görüş açısı ile sorunlar çözümlenemez."
    Gövde gösterisi: Belli bir amaç için güçlerini birleştiren kalabalıkların yaptıkları gösteri.".partisi büyük bir gövde gösterisi yaptı."
    Göz açamamak: İşlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak."Şu büronun işleri yüzünden göz açamıyorum."
    Göz açıp kapayıncaya kadar: Çok çabuk kısa bir zamanda."O işi göz açıp kapayıncaya kadar yaparız."
    Göz açtırmamak: Baskı altında bulundurarak başka bir şeyle uğraşmasına fırsat vermemek."Çalışan işçilere hiç göz açtırmadı."
    Göz alıcı: Alımlı; şekli rengi ve güzelliği ile dikkat çekici."Oldukça göz alıcı bir elbise."
    Göz atmak: Kısaca dikkatli değil de şöyle bir bakıvermek; üzerinde fazla durmadan elden geçirmek."Kütüphaneye şöyle bir göz atıp gitti."
    Göz boyamak: Gösterişle aldatmak bir şeyi iyi gibi göstermek kandırmak yanıltmak.
    Göz bebeği: Pek değerli sevgili çok önem verilen (kimse)."Babam benim göz bebeğimdir."
    Gözdağı vermek: Korkutmak tehdit etmek istediğini yaptırmak için yıldırmak."Ona öyle bir gözdağı verin ki bir daha buralara ayak basmasın!"
    Gözden çıkarmak: Bir malın elinden çıkmasına katlanmak bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak."Evi ister istemez gözden çıkardılar."
    Gözden düşmek: Kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi kaybetmek."Eskisi gibi top oynayamayan Ali bir senede gözden düştü."
    Gözden geçirmek: 1. Okumak. 2. Durumu incelemek. 3. Niteliğini anlamak için bir şeyin her yanına bakmak."Yapılan işleri gözden geçirdiniz mi?"
    Gözden kaybolmak: Ortadan çekilmek görünmez olmak."Adam biraz önce buradaydı ama gözden kayboldu."
    Gözden ırak olan gönülden de ırak olur: "Ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır" anlamında kullanılır.
    Gözden kaçmak: Farkına varılmamak ortadan çekilmek görülmemek."Nasıl oldu da gözden kaçırdık onu."
    Gözde tütmek: Çok özlemek hasret çekmek."Yıllardan beri gözümde tüten köyüme yarın kavuşuyorum!"
    Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak."Komşusunun tarlasına göz dikti."
    Göz doldurmak: Hâli tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok etkilemek."Vitrine konan elbiseler göz dolduruyor."
    Göze almak: Bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabullenmek."Vatan için kim ölümü göze almaz ki?"
    Göze batmak: 1. Başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin etmek. 2. Kıskançlığa çekememezliğe yol açmak."Her davranışınla gözüme batıyorsun. Kendine bir çeki düzen ver."
    Göze çarpmak: Görünüşü ile dikkati üzerine çekmek."O uzun boyuyla hemen göze çarpıyordu."
    Göze girmek: Yetenekleri ve davranışları ile çevresinde bulunduğu yerde sevgi ve güven kazanmak."Kısa zamanda göze girmeyi başardı."
    Göze göz dişe diş: Misilleme; aynı biçimde kötülük yapıp öç alma kötülüğü yapandan acısını çıkarma."Düşmanla artık göze göz dişe diş mücadele edilecektir."
    Göz gezdirmek: 1. Derinlemesine incelemeden okumak. 2. Bir şeyi bir yeri pek fazla dikkat etmeden çabucak incelemek."Raftaki mallara şöyle bir göz gezdirip çıkalım."
    Göz göre göre: Apaçık şekilde herkesin gözü önünde."Göz göre göre yaktılar zavallının evini."
    Göz gözü görmemek: Dumandan karanlıktan ya da yoğun tozdan hiçbir şey görülmez olmak."Sokağa çıkmıştık ancak sisten göz gözü görmüyordu."
    Göz hakkı: Görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan pay imrenmelerini yok edecek küçük parça."Çocukların göz hakkını ayırmayı da sakın unutmayın."
    Göz hapsine almak:
    Gözetlemek bir şeyin üzerinden bakışlarını ayırmamak birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak."Askerler kaçak mahkûmun sığındığı evi bir saat kadar göz hapsine aldılar."
    Göz kamaştırmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Güçlü parlak bir ışığın kısa bir zaman için görüşü bulandırması bakılan yeri görmez etmesi."Kapıdan çıkar çıkmaz göz kamaştıran bir ışığın etkisine girip donakaldılar."
    Göz kararı: Gözle oranlanarak belirtilen miktar gözle yapılan ölçme ya da oranlama."Kumaşı göz kararı ölçüp verdi."
    Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak."Yoldan geçen adama göz kesildi."
    Göz kırpmadan: 1. Hiç duraksayıp çekinmeden. 2. Acımadan merhamet etmeden."Çocukları göz kırpmadan kurşuna dizdiler."
    Göz kırpmak: Karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret vermek bu şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya da doğru olmadığını gözünü açıp kapayarak belirtmek."Kalabalık içinde birbirlerine göz kırparak gülümsediler."
    Göz kırpmamak: 1. Hiç uyumamak. 2. Tehlikeye aldırmamak."Bu gece hiç göz kırpmadım hep seni düşündüm."
    Göz kulak olmak: 1. Korumak bakmak gözetmek. 2. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye çalışmak."Yolda ona göz kulak ol da başına bir şey gelmesin."
    Gözleri bulutlanmak: Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.
    Gözleri dolmak: Ağlayacak gibi olmak göz pınarlarına yaş yürümek."Hiç beklemediği bir anda beni karşısında görünce gözleri dolu dolu oldu."
    Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayret şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözleri iri iri açılmış olmak.
    Gözleri fıldır fıldır etmek: Gözleri zekice çabuk çabuk dönerek her tarafa bakmak.
    Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk ağlama kızgınlık ya da bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.
    Gözleri kapanmak: 1. Çok uykusu gelmiş olmak. 2. Ölmek."Yemeği yer yemez gözleri kapandı horlamaya başladı."
    Gözlerine inanmamak: Hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok şaşırmak bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak."Gözlerime inanamıyorum sen misin Ahmet?"
    Gözlerini (gözünü) kan bürümek: Çok öfkeli kinli olmak; her kötülüğü yapacak hâle gelmek."Bir adamın gözlerini kan bürümesin ondan her türlü belâ beklenebilir."
    Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden belli etmek."Sınıfını geçtiğini öğrenen Halim`in gözlerinin içi gülüyordu."
    Gözleri yaşarmak: Üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında gözlerinden yaş gelmek."Gurbetteki oğlundan gelen mektup eline tutuşturulunca gözleri yaşardı."
    Gözleri yollarda kalmak: Özlemle beklemek.
    Göz nuru dökmek: Göz emeği harcamak; gözün dikkatini elin emeğini gerektiren ince bir iş yapmak ve işte uzun süre çalışmak."Onca göz nuru döktüğü el işleri ürünleri çok ucuza satılınca kahroldu."
    Göz önünde tutmak (bulundurmak): Dikkate almak. Herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak."Yola çıkıyorsunuz ama yağmuru da göz önünde tutun."
    Göz ucuyla bakmak: Belli etmemeye çalışarak başını çevirmeden göz kenarı ile yandan bakmak."Yabancı askerlere göz ucuyla bakmaya başladı."
    Gözü aç: Aç gözlü doymak bilmeyen gerektiğinden fazlasını isteyen."Gözü aç insanlar topluma huzur vermezler."
    Gözü açık: Uyanık kurnaz çıkarlarını iyi kollayan becerikli zeki."Senin çocuk gözü açık birisi olacak galiba."
    Gözü açık gitmek: Çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek."Halam `gurbete giden oğluma kavuşamadan ölürsem gözüm açık gider` dedi."
    Gözü açılmak: Yararlıyı yararsızı iyiyi kötüyü ayırt edebilir duruma gelmek."Yaşı büyüdükçe gözü de açılmaya başladı."
    Gözü arkada kalmak: Kendisi ayrıldıktan sonra bıraktığı şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek merak etmek."Köyden ayrılıyordu ama gözü de arkada kalmıştı."
    Gözü bağlı: 1. Sorup soruşturmadan anlayıp anlamadan. 2. Gafil çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan."Hiçbir zaman gözü bağlı biri olmanı istemem senin."
    Gözü dalmak: Gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın bakmak."Zavallı ihtiyar bir noktaya gözü dalmış öylece duruyordu."
    Gözü doymak: Çok istenen bir şeye kavuşup artık istemez duruma gelmek."Sanırım şimdi gözün doymuştur daha istemezsin artık."
    Gözü gibi sakınmak (esirgemek): Bir şeye aşırı derecede ilgi duymak onu koruyup gözetmek dikkatle muhafaza etmek."Çocuğunu gözü gibi sakınıyordu kadıncağız."
    Gözü hiçbir şey görmemek: Heyecana öfkeye ya da önem verdiği bir işe kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek."Kendinden öylesine geçmişti ki gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu."
    Gözü ısırmak: Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.
    Gözü ilişmek: İstemeden birdenbire rastgele görmek.
    Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine güvenmek."Onca işi yapmaya gözün kesiyor mu?"
    Gözü kara (veya pek): Cesur atak korkusuz tehlikeli işlere tereddüt etmeden girebilen."O gözü kara bir insandı."
    Gözü korkmak: Daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi yapmaktan çekinmek.
    Gözünde büyümek: Olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek."Onca yolu nasıl yürüyeceğim gittikçe gözümde büyüyor."
    Gözünde büyütmek: Bir şeyi olayı kimseyi veya işi abartmak.
    Gözlerinden uyku akmak: Çok uykusu geldiği için göz kapakları kapanır gibi olmak."Çocukcağızın gözlerinden uyku akıyor şunu yatağına yatırın."
    Gözüne bakmak: 1. Verilen emri yapmak üzere işaret beklemek işareti verecek kimseyi gözlemek. 2. Gerektiğinden fazla dikkat göstermek koruyup gözetmek."Üç kuruş para verecek diye adamın gözünün içine bakıyor ne derse yapıyoruz daha ne istiyor bizden."
    Gözüne dizine dursun: Nankörlük eden kimseye karşı söylenen ilenme sözü. " Allah bu nankörlüğünün cezasını versin." anlamında kullanılır.
    Gözüne girmek: Birinin sevgi ve ilgisini kazanmak.
    Gözüne sokmak: 1. Görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek. 2. Bir çaba sonucu bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak."Kalemi gözüne sokarcasına uzattı."
    Gözüne uyku girmemek: Uykusuz kalmak hiç uyumamak."Gözüme uyku girmedi bu gece."
    Gözünü açmak: 1. Uyanık dikkatli olmak. 2. Birisine bilgiler vererek görüşünü genişletmek."Gözünü aç işini kimseye kaptırma."
    Gözünü ayırmamak: Bir şeye devamlı bakmaktan kendini alamamak."Devamlı yola bakıyor gözünü ayıramıyordu."
    Gözünü çıkarmak: Zarara uğratmak bir işi kötü biçimde yapmak iyi yerine kötüyü seçmek."Öyle bir taş attı ki az kalsın kuzunun gözünü çıkaracaktı."
    Gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak): Tehlikeli işlere girişmekten çekinmemek."Sen ki gençliğinde gözünü daldan budaktan sakınmazdın ne oldu sana böyle?"
    Gözünü dört açmak: Bir hileye düşmemek aldanmamak için çok dikkatli olmak."Gözünü dört aç da kuru odun yerine yaş odun koymasınlar."
    Gözünü kan bürümek: Birisini öldürecek kadar öfkelenmek."Katillerin gözünü kan bürümüştü önlerine çıkanı öldürüyorlardı."
    Gözünü kapamak: 1. Görmezlikten gelmek yapışına ses çıkarmamak. 2. Ölmek."Dedem gözünü kapayınca o koca aile birdenbire dağılıvermiş."
    Gözünü korkutmak: Yıldırmak karşı duramaz hâle getirmek."İlk işi adamlarıyla kasaba halkının gözünü korkutmak oldu."
    Gözünün önünden gitmemek: Unutamamak her an görür gibi olmak."Gözümün önünden gitmiyor onun hayâli."
    Gözünün yaşına bakmamak: Hiç acımamak merhamet etmemek."Gözünün yaşına bakmadan hapse attılar adamı."
    Gözü pek (kara): Korkusuz atılgan cesur tehlikelere aldırmayan."Gözü pek insanlardan korkulmaz çünkü onlar kartlarını açık oynarlar."
    Gözü sulu: En küçük sevinç ya da üzüntü karşısında hemen ağlayıveren gözyaşlarını tutamayan."Senin kız da amma gözü sulu biriymiş."
    Gözü tok: Elinde imkânlar olsun olmasın mal-mülk veya paraya düşkün olmayan cömert."O mu? Gözü tok bir insandır inanın."
    Gözü tutmak: Güvenmek beğenmek."O adamı gözüm tuttu benim."
    Gözü üzerinde olmak: Bir şeye bir kimseye sık sık bakarak ne durumda olduğunu kontrol etmek dolayısıyla kötü bir sonuca meydan vermemeye çalışmak."Gözünüz üzerinde olsun devamlı izleyin onu."
    Gözü yılmak: Daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak o işe girişmekten çekinmek."Sebzecilik işinden gözüm yıldı bir daha bu işe girişeceğimi sanmıyorum."
    Gözü yükseklerde olmak: Hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir duruma ya da mevkiye çıkmak istemek böyle bir amacı gütmek."Bundan böyle küçük şeylerle yetinme gözün yükseklerde olsun daima."
    Göz yummak: Kabahatlerini kusurlarını hoş karşılamak görmezlikten gelmek bağışlamak."Sana bu yaşa gelinceye kadar göz yumdum ama artık yeter."
    Göz yummamak: 1. Hoş görmemek bağışlamamak. 2. Hiç uyumamak."Sabaha kadar gözlerimi yummadım."
    Gururunu okşamak: Bir kimseyi yüzüne karşı överek becerilerini söyleyerek duygulandırmak.
    Gücüne gitmek: Bir söz bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak o kimseye ağır gelmek."Doğrusu onun bu sözleri gücüme gitti çünkü hak etmedim o sözleri."
    Güllük gülistanlık: Sorunları bulunmayan; neşe bolluk ve huzur içinde olan yer."Ne zaman güllük gülistanlık içinde olacağız acaba?"
    Gülmekten kırılmak: Aşırı ölçüde gülmek çok gülmekten halsiz düşmek."Ne matrak adamdı hareketlerine gülmekten kırıldık hepimiz."
    Gülüp geçmek: Bir durumu umursamamak aldırış etmemek gülünç bulup üzerinde durmamak."Gülüp geçilecek bir iş sanmayın sakın ciddi durun üzerinde."
    Günaha girmek: Dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da söz söylemek."Sebepsiz yere adam öldürmek günaha girmek demektir."
    Günaha sokmak: Günah işlemesine yol açmak dinin buyrukları dışına çıkmasına zemin hazırlamak."Kes sesini de bizi günaha sokma."
    Günahını vermez: "Çok cimri eli sıkı hasis" kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
    Günah işlemek: Dince suç sayılan bir iş yapmak."Yetimlerin malını yiyerek günah işleyenlerden mutlaka hesap sorulacaktır."
    Gün almak: 1. Bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını; belirli bir tarih tespit etmesini istemek randevu almak. 2. Yaşını bitirip daha sonraki yılın bir ya da birkaç gününü almak."Doktor'dan gün almayı unutmamışsındır umarım."
    Gün batmak: Güneş batmak."Gün batmadan yola çıkmalıyız."
    Güneş almak: Bir yere güneş ışığı ulaşmak."Evin bir odası güneş almıyor."
    Gün görmek: Bolluk mutluluk esenlik içinde huzurlu günler geçirmek."Kaygılanma evlâdım daha çok günler göreceksin inşallah."
    Gün görmüş: Başından nice işler geçmiş tecrübeli görüp geçirmiş çok yaşamış."Gün görmüş insanlarla konuşmaktan zevk alırım."
    Gün ışığına çıkmak: Aydınlanmak açıklığa kavuşmak anlaşılır olmak."İşlediği tüm suçlar yakında gün ışığına çıkacaktır."
    Günleri sayılı olmak: 1. İçinde olunan günlerde ölecek olmak. 2. Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak."Doktorlara bakılırsa anneannemin günleri sayılıymış."
    Günü birliğine: Sabah gidip akşam dönmek üzere."Size günü birliğine konuk olmak istiyoruz."
    Günün adamı: 1. Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren çıkarını gözeten kimse. 2. Kendisinden o günlerde çok söz edilen.
    Gününü doldurmak: Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanı tamamlamak."Gününü doldurur doldurmaz senetleri avukata verin."
    Gününü gün etmek: Eline geçen imkânları değerlendirmek hiçbir şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek."Gününü gün eden yöneticilerden kurtulacağımız günler yakındır."
    Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak: Korkutmalara tehditlere aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak."Öyle her gürültüye pabuç bırakacak bir adam mı sanıyorlar beni?"
    Güven beslemek: Bir kimseye bir şeye güven duymak inanmak itimat etmek."O adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız."
    Güvendiği dağlara kar yağmak: Güvendiği kimselerden yardım alamamak güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak."Çok umutlusun inşallah güvendiğin dağlara kar yağmaz."
    Güven kazanmak: Söz davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine inandırmak."İnsan önce güven kazanmalıdır."
    Güven vermek: Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu kendisine itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak."Oldukça güven veren birisin."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  7. #7
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    H

    Ha Hoca Ali ha Ali Hoca: Farklı gibi gösterilen iki şeyin gerçekte hiçbir değişikliği yoktur "ikisi de birdir" anlamında kullanılır.
    Ha babam (ha): 1. Devamlı olarak hiç durmadan. 2. Karşısındakinin çabasını gayretini artırmak için kullanılır."Ha babam ha az kaldı bitireceğiz işi."
    Habbeyi kubbe yapmak: Önemsiz küçük bir şeyi büyütüp mesele çıkarmak."Söyle ona habbeyi kubbe yapıp durmasın ne olmuş çocuk biraz geç kalmış da!"
    Haber uçurmak: Çabucak gizlice haber göndermek."Hemen haber uçurun köye kaymakam bu gece misafir olacakmış!"
    Ha bire: Durmadan arka arkaya sürekli olarak ara vermeden."Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu."
    Hacet kalmamak: Gereği olmamak lüzumu kalmamak."Seni çağırmaya hacet kalmadı."
    Hacı ağa: Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para harcayan taşralı bilgisiz zengin."Ne bu israf! Hacı ağa mısın sen?"
    Haddine mi düşmüş!: "Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir işe nasıl hangi yetenekle girişir? Bu işi yapması imkânsızdır" anlamında kullanılır."Haddine mi düşmüş ki ona söz söyleyebilsin."
    Haddini bildirmek: Yetkisi dışındaki işlere karıştığı için sert bir karşılık vererek onu cezalandırmak yola getirmek uslandırmak yetki sınırını bildirmek."Haddini bildirin şu serseme de bir daha onun bunun malına el uzatmasın."
    Haddini bilmek: Kendi değer ve yeteneğini bilmek üstün görmemek kendi yapabileceği şeylerin ötesine geçmemek."Merak etme sen o haddini bilen bir çocuktur."
    Haddi zatında: Aslında."Haddi zatında sen ona hakkını vermemiştin ki!"
    Hafife almak: Küçümsemek önem vermemek"Beni hafife alıyorlar ama yanılıyorlar."
    Hak getire: "Yoktur bulunmaz Allah vermemiştir" anlamında kullanılır."Öyle bir diyardayız ki su ve yiyecek Hak getire."
    Hak kazanmak: Davasında haklı olduğu meydan çıkmak emeğinin karşılığını alabilecek duruma gelmek."Emekliliğe yedi yıl sonra hak kazanacağım."
    Hakkı geçmek: 1. Birisinin payından bir başkası almış olmak. 2. Bir şeyde veya bir kimsede emeği bulunmak."Komşumun çok hakkı geçmiştir bana onunla mutlaka helâlleşmeliyim."
    Hakkından gelmek: 1. Güç bir işi başarı ile sonuçlandırmak. 2. Öç almak yenmek veya cezasını vermek."Siz onu bana bırakın hakkından gelmesini bilirim."
    Hakkını helâl etmek: Geçen hakkını emeğini bağışlamak."Annem inşallah hakkını helâl eder bana."
    Hakkını vermek: 1. Bir şeyin lâyıkıyla yapılması için ne gerekiyorsa ondan kaçınmamak. 2. Birinin çalışmasını gereğince değerlendirmek hakkı olan şeyi vermek."Çalıştırdığın kişinin hakkını vermek zorundasın."
    Hakkını yemek: Birinin hakkı olan şeyi vermemek onu kendisine mal etmek."Dürüst ol milletin hakkını yeme yoksa boğazında kalır."
    Hakk-ı sükût (sus payı): Bir konu üzerinde konuşmaması bildiği şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar.
    Hak yolu: Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri ile bildirdiği dünya hayatında tutmaları gereken yol yaşama düzeni doğru ve haklı yol.
    Hâlden anlamak: Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak anlayıp sezerek hoşgörülü olmak anlayış göstermek."Dedem hâlden anlayan birisidir bize iyi davranacağına eminim."
    Hâle yola koymak: Düzenlemek tertiplemek iyi işler bir duruma getirmek."Hele şu işleri bir hâle yola koyalım o zaman tatilini de düşünürüz."
    Hâli vakti yerinde: Zengin oldukça varlıklı para durumu iyi."Hasan efendiler mi? Hâli vakti yerinde insanlardır onlar."
    Halis muhlis: Saf katışıksız temiz eksiksiz içinde yabancı madde bulunmayan."Halis muhlis bir zeytin yağı satarız biz."
    Halka verir talkını kendi yutar salkımı: Kendi verdiği öğütlere kendisi uymaz.
    Hallaç pamuğu gibi atmak: Bir arada toplu bulunan şeyleri ya da kimseleri dağıtmak parçalamak; bu yolla sağa sola her birini bir yana atmak."Sizin takımı hallaç pamuğu gibi atacağız sahadan."
    Halt etmek: Yakışıksız davranmak uygunsuz bir söz söylemek veya kötü bir şey yapmak."Halt etmişsin bir de utanmadan anlatıyorsun."
    Ham ervah: Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri davranışları olan kaba kimse.
    Hangi dağda kurt öldü?: Kendisinden hiç umulmayan beklenilmeyen bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; "Nasıl oldu da böyle güzel bir iş bir iyilik yaptı?" anlamında söylenir.
    Hangi rüzgâr attı?: "Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun sen de gelir miydin?" anlamında uzun süre bir yerde görünmeyen kimse için kullanılır.
    Hangi taşı kaldırsan altından çıkar: 1. Hemen her işte parmağı vardır. 2. Her işten anlar her işe karışır ya da her işten anladığı izlenimi verir.
    Hanım evlâdı: Nazlı büyütülmüş zora gelmeyen çıtkırıldım kimse."Amma hanım evlâdıymışsın çekil şuradan ben yaparım."
    Hapı yutmak: Kötü bir duruma düşmek zarar ve ziyana uğramak."Hapı yuttuk desene!"
    Haram olmak: Bir şeyden gerektiği gibi yararlanamaz olmak."Senin yüzünü görmek bana haram oldu."
    Haram para: Dinî bakımdan yasaklanmış yollardan elde edilen para."Haram parayla ekmek alınmaz."
    Haram yemek: Dinî inançlara aykırı olarak kazanç sağlamak haksız olarak bir şeye el atmak."İnsan ol haram yemek insana kâr getirmez."
    Harfi harfine: Tastamam uygun tıpatıp gerçekte olduğu gibi."Söylediklerimi harfi harfine yerine getirdin mi?"
    Har vurup harman savurmak: Hesapsızca düşüncesizce harcamak; malını parasını ölçüsüzce bol bol harcayıp tüketmek.
    Hasret çekmek: Özlem duymak epeydir ayrı kaldığı yere ya da kimseye kavuşma isteği içinde olmak."Yıllardır yurdumun hasretini çekiyorum."
    Hasret gitmek: Özlediği sevdiği bir yere ya da kimseye kavuşamadan ölmek.
    Hasret kalmak: Özlemini duyduğu şeye uzun zaman kavuşamamak."Hasret kaldım deresine tepesine."
    Hastası olmak: Bir şeye çok düşkün olmak."Bizim oğlan köpek hastası hiç kapıdan eksik etmiyor."
    Haşir neşir olmak: Aralarında bulunduğu kimselerle kaynaşmak bir arada bulunup uğraşmak; kimi işlerle ilgilenip durmak."İnsanlarla haşir neşir olmayı sevdiğim söylenemez."
    Hatır belâsı: Sayılan ve sevilen kimse için katlanılan sıkıntı."İnan bu işi hatır belâsına yapıyorum."
    Hatır gönül tanımamak (bilmemek): 1. İsterse en sevdiği ve saydığı olsun gücenmesini göze alarak doğru bildiğini yapmak. 2. Kırıcı davranışlarda bulunmak.
    Hatırı kalmak: Gücenmek kırılmak."Eğlenceye onu da çağıralım ki hatırı kalmasın."
    Hatırından çıkmamak: Sevdiği saygı duyduğu birinin istediği bir şeyi yapmayı reddedememek gönlünü kırmaktan çekinmek.
    Hatırı sayılır: 1. Önemli saygı değer saygın (kimse). 2. Oldukça çok."Babam hatırı sayılır bir kimsedir."
    Hava almak: 1. Temiz havalı bir yere çıkarak dolaşmak dinlenmek ciğerlere temiz hava çekmek. 2. Eline bir şey geçmemek umduğunu bulamamak. 3. İçine hava girmek."Haydi kıra çıkıp da biraz hava alalım."
    Hava basmak: 1. Büyüklenmek kibirlenmek olduğundan fazla görünmeye çalışmak. 2. Bir şeyin içine hava doldurmak."Amma da hava basıyorsun onları korkutacağını mı sandın.?"
    Havada kalmak: 1. Yüksek bir yerde durmak. 2. Sonuca bağlanamamak. 3. Bir iddia dayanaksız olduğundan ispat edilememek."Yaptığımız bütün iş havada kaldı."
    Havadan sudan konuşmak: Öylesine gelişigüzel rast gele konuşmak.
    Hava hoş: Şu ya da bu şekilde olması arasında bir fark olmamak.
    Havanda su dövmek: Bir işle boşuna uğraşmak."Senin yaptığına havanda su dövmek derlerbırak artık şu işle uğraşmayı."
    Hava parası: Bir yeri tutmak kiralamak ya da bir şeyi elde etmek için değeri dışında açıktan verilen para."Yeri bize verecekler ama bir milyon lira hava parası istiyorlar."
    Havsalası almamak: Aklı kabul etmemek."Nasıl yaparsın bana bunu hâlâ havsalam almıyor."
    Hayal kırıklığı: Gerçekleşmesi istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden duyulan üzüntü düş kırıklığı.
    Hayal meyal: Belli belirsiz açık seçik belli olmayan bulanık (bir şekilde hatırlanan)."O olayı hayal meyal hatırlıyorum."
    Hayatını kazanmak: Çalışıp elde ettiği para ile geçimini sağlamak."Ben iyi ya da kötü hayatımı kazanıyorum sen kendi işine bak."
    Hayatını yaşamak: Canının istediği gibi hayatını sürdürmek."Bana karışmaya hakkınız yok bırakın beni artık hayatımı yaşamak istiyorum."
    Hayat memat meselesi: Sonucu çok tehlikeli olan ölüm kokan bir durum."Artık burada kalamam iş hayat memat meselesine döndü."
    Hayat pahalılığı: Yiyecek içecek ve giyecek gibi geçim için gerekli olan maddelerin pahalı olması."Hayat pahalılığından herkes şikâyetçi olmaya başladı."
    Hayırdır inşallah!: 1. Anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için söylenir. 2. Şaşma heyecan ve merak uyandıran durumlar karşısında söylenir.
    Hayır işlemek: Dine ve insanlığa uygun iyi davranışlarda bulunmak."Hayır işle ki öbür dünyada kurtuluşa eresin."
    Hayır kalmamak: İşe yarar beğenilecek bir yanı ve tarafı kalmamak."Bu arabalarda hayır kalmamış yenilerini almamız gerekecek."
    Hayır sahibi: İyiliksever yardımsever kimse."Şu yoksullara uzanacak bir hayır sahibi kalmadı mı acaba?"
    Hayra yormak: Bir rüya ya da olayı iyi ve yararlı bir durumun işareti görmek.
    Hazıra konmak: Hiçbir emek sarf etmeden çaba göstermeden başkasının emeği ile ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak."Hazıra konarak yaşamayı kural edinmiş bu adam."
    Hazır bulunmak: 1. Bir yerde kendisi bulunmak var olmak. 2. Bir yere hemen gidecek bir şeyi anında yapacak durumda olmak."Yarınki toplantıda sen de hazır bulunmalısın."
    Hazırdan yemek: Yenisini kazanmadan elindekini harcamak."Hemen her gün bir bahane buluyor çalışmıyor ve hazırdan yiyiyordu."
    Helâl süt emmiş olmak: İyi huylu doğru yoldan sapmayan temiz bir kişi."İnanmıyorum onun yaptığına o helâl süt emmiş birisidir."
    Helâl olsun (Helâl ü hoş olsun): 1. Bunu sana gönül hoşluğu ile veriyorum hiç pişman değilim Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun. 2. "Aferin takdire değer iş yapıyorsun" anlamında kullanılır.
    Hele şükür!: Allah`a hamdolsun beklediğimiz sonuç gerçekleşti.
    Hem kel hem fodul: "Bu kadar kusuruna bu yeteneksizliğine rağmen bir de övünüyor üstünlük taslıyor" anlamında kullanılır.
    Hem nalına hem mıhına (vurmak): Birbirine zıt olan iki yanı da desteklemek."Ben hem nalına hem de mıhına vuran adamlardan korkarım."
    Hem suçlu hem güçlü: Gerçekte kendisi suçlu olduğu hâlde suç işlememiş gibi davranan ve karşısındakini suçlamaya çalışan kimse.
    Hem ziyaret hem ticaret: Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden kimsenin bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması durumunu anlatmak için kullanılır.
    Her kafadan bir ses (çıkmak): Bir konu üzerinde herkesin istediği gibi rastgele konuşması ve bu konuşmalardan bir sonuç alınamaması."Ortalık kızıştı her kafadan bir ses çıkmaya başladı kimin ne dediği anlaşılmaz oldu."
    Her telden çalmak: Pek çok konuda bilgi sahibi olmak içinde bulunduğu ortamın şartlarına göre her çeşit iş yapabilir olmak.
    Hesaba çekmek: Bir kişiyi bir makamı yaptığı işler üzerine açıklama ve savunma yapmaya çağırmak."Sakın oraya gitme seni hesaba çekecekler."
    Hesaba dökmek: Bir konu ile ilgili işlemlerin hesabını kâğıt üzerinde yapmak.
    Hesaba katmak (almak): Bir işi yaparken ya da yürütürken bir başka şeyi de göz önünde bulundurmak."Hasan`ı da hesaba katalım az zorluk çıkarmayacaktır bize."
    Hesaba (kitaba) gelmez: 1. Beklenmedik umulmadık. 2. Sayılmayacak kadar çok pek fazla sayısız.
    Hesabı kesmek: Alış verişi ya da ilgiyi kesmek."Dükkân sahibi uzun zamandır borcunu ödemeyen müşterisinin hesabını kesti."
    Hesabını bilmek: Boş yere para harcamamak tutumlu davranmak."Her ev kadını hesabını bilmek zorundadır."
    Hesabını görmek: 1. Alacağını ödeyip ilişkisini kesmek. 2. Cezalandırmak vücudunu ortadan kaldırmak ya da öldürmek."Çabuk şu adamın hesabını görün!"
    Hesap açmak: 1. Hesap defterinde bir kişiye alış veriş için alacağını borcunu kaydetmek üzere bir yer ayırmak. 2. Bankada gereğinde çekilmek üzere yatırılan para için işlem yapmak. 3. Birine kredi açmak birine borçlanma imkânı tanımak.
    Hesap etmek: 1. Kazançla gideri karşılaştırıp bir sonuca ulaşmak. 2. Düşünmek tasarlamak ayrıntıları gözden geçirip ihtimalleri değerlendirmek."Hesap etmeden sakın işe girişmeyin!"
    Hesap görmek: Taraflarca alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek."Çok uzadı hesap görmek için ne zaman bir araya geleceğiz?"
    Hesap kitap: Düşünüp taşındıktan sonra hesap sonunda."Hesap kitap baktım işler kötüye gidiyor; hemen sizi çağırdım."
    Hesapsız kitapsız: 1. Sorumsuz ölçüsüz tutumsuz. 2. Deftere geçirilmeden herhangi bir belgeye dayanmadan."Ne hesapsız kitapsız işlerin içine girmişiz de haberimiz yokmuş."
    Hesap sormak: Bir kimseyi kanunsuz kural dışı ahlâka aykırı usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak o kişiden savunma istemek."Size hesap sormak için mutlaka geri döneceğim."
    Hesaptan düşmek: Borçtan alacaktan hesaptan çıkarıp yok saymak."Elli bin lirayı hesaptan düşmeyi unutmadın inşallah."
    Hesap tutmak: Alış verişle ilgili alacağı ve vereceği bir kâğıda ya da deftere yazmak.
    Hesap vermek: 1. Herhangi bir davranışının ya da sözünün sebebini açıklamak 2. Bir işin sorumluluğunu üstlenmek."Rahat olun bu konuda hesap vermek bana düşer."
    Hevesi kursağında kalmak: Çok istediği imrendiği kavuşmak dilediği şeyi elde edememek."Pikniğe gitmek istiyorduk yağmur yağınca hevesimiz kursağımızda kaldı."
    Hevesini almak: İmrendiği çok istediği şeye kavuşup ona doymak.
    Heyheyleri tutmak (üstünde): Çok kızıp sinirlenmek.
    Hık mık etmek: Bir işi yapmamak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak bir soruyu cevaplandırırken net şeyler söylememek."Hık mık edip durma bu işi eninde sonunda yapacaksın!"
    Hık demiş burnundan düşmüş: "Her durumuyla ona çok benziyor" anlamında kullanılır.
    Hır çıkarmak: Kavga gürültü patırtı ve olaya sebep olmak."Orada hır çıkarmaya kalkışmayacaksın değil mi?"
    Hızır gibi yetişmek: Dara düştüğü çok sıkıştığı çaresiz kaldığı bir zaman da beklemediği bir kişi yardımına yetişmek.
    Hiçe saymak: Hiç önem ve değer vermemek.
    Hiç yoktan: Sebepsiz ortada hiçbir neden yokken."Hiç yoktan adamı dövemezsiniz ya!"
    Hizaya gelmek: 1. Düz çizgi durumunda dizilmek. 2. Aykırı yanlış davranışlardan vazgeçmek; doğru yola gelmek düzelmek.
    Hodri meydan: "Kendine güvenen ortaya çıksın" anlamında kullanılır.
    Hop oturup hop kalkmak: Ya heyecanından ya da öfkesinden yerinde duramaz olmak.
    Hora tepmek: 1. Ayaklarını yere vurarak oynamak. 2. Gürültü çıkarmak."Yandaki sınıfta hora tepiyor ortalığı birbirine katıyorduk ki."
    Hor görmek (veya bakmak): Önem vermemek değersiz saymak adam yerine koymamak küçümsemek."Beni yoksul diye hep hor gördüler."
    Hor kullanmak: Özen göstermeden kabaca dikkat etmeyerek hırpalayarak kullanmak."Çok hor kullanmışsınız bu dolabı."
    Hoş beş etmek: Şundan bundan konuşarak sohbet etmek."O iki ihtiyar kadın hoş beş etmek için yaratılmışlar sanki."
    Hurdası çıkmak: İşe yaramayacak kullanılamayacak hâle gelmek.
    Huyuna suyuna gitmek: İsteklerine alışkanlıklarına yapısına göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak.
    Huyunu suyunu almak: Onun özelliklerini davranışlarını ve karakterini yapısına geçirmek.
    Huzur vermek: Gönül rahatlığı iç dirliği vermek; dinlendirmek.
    Huzurunu kaçırmak: Huzurunu bozmak tedirgin ve rahatsız etmek.
    Hüküm giymek: Mahkemece ya da birileri tarafından kendisine ceza verilmek.
    Hüküm sürmek: 1. İş başında olmak. 2. Yaygın olmak. 3. Bir şeyin güçlü varlığı sürüp gitmek."Beşinci Kral beş yıl hüküm sürdü."
    Hükümet kapısı: Devlet dairesi."Hükümet kapıları halka açık kılınmalıdır."
    Hür düşünüş: İstediğini düşündüğünü baskı altında kalmadan söyleme.
    Hüsn-ü kuruntu: İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin olacağını sanma hayal etme buna kendini inandırma.
    Hüd dağı gibi şişmek: Bir hastalık sebebi ile bir tarafı özellikle de karın tarafı şişmek.





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  8. #8
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    I

    Icığını cıcığını çıkarmak: 1. Her yanını ellemek didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak incelemek."İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin."
    Ikınıp sıkınmak: Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak."Ikınıp sıkındı ama bir çare bulamadı."
    Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden sık sık tekrarlamak.
    Iska geçmek: 1. Hedefe isabet ettirememek vuramamak. 2. Üzerinde durmamak önem vermemek atlamak."Bu sefer de ıska geçersen kaybedeceksin."
    Iskartaya çıkarmak: İşi yaramaz değersiz bularak bir yana atmak."Beni hiç kimse ıskartaya çıkaramaz."
    Işığı altında: Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak onu göz önünde tutarak.
    Işık tutmak: 1. Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak. 2. Bilgisiyle düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek tutacağı yolu göstermek."Kutlu Peygamber hemen her konuda ışık tutardı çevresindeki insanlara."

    İ

    İbret almak: Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak."Görmesini bilseydi ibret alırdı her hâlde."
    İcabına bakmak: 1. Gereğini yerine getirmek. 2. Yok etmek ortadan kaldırmak."O adamın icabına bakarız merak etme sen."
    İç çekmek: Üzüntüyle göğüs geçirmek derin derin soluk alıp hıçkırıkla ağlamak."Yavrucağın iç çekişi dayanılır gibi değildi."
    İç etmek: Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek ortadan kaldırıp kimseye göstermemek."Babasına bildirmeden o kadar parayı iç etmiş."
    İç gıcıklamak: 1. Huylandırmak. 2. İstek uyandırmak.
    İçi açılmak: Sıkıntısı dağılıp gitmek ferahlamak."Denizi kuşları ağaçları seyre dalarım böylelikle içim açılır rahatlarım."
    İçi cız etmek: Ansızın içi sızlamak çok üzülmek."O zavallı ihtiyarı birden bire karşımda görünce içim cız etti."
    İçi çekmek: Canı arzu etmek istek duymak.
    İçi çıfıt çarşısı: 1. Başkaları için daima art niyet besleyen içinden türlü kötülükler geçiren. 2. Çok karışık.
    İçi dışı bir: İkircikli olmayan iki yüzlü davranmayan düşündüğünü açıkça söyleyen özü sözü bir olan."İçi dışı bir olan insanlara her zaman güvenebiliriz."
    İçi dışına çıkmak: 1. Kusmaktan ötürü çok fena olmak. 2. Bindiği taşıtın çok sarsılması yüzünden bedenî rahatsızlık duymak.
    İçi erimek: Kaygı duymak çok üzülmek.
    İçi geçmek: 1. İstemediği hâlde uyuya kalmak. 2. İşe yaramaz duruma gelmek. 3. Yaşlılıktan zayıflıktan gücü azalmış olmak; hiçbir şeye ilgi duymamak."O artık içi geçmiş bir ihtiyardır."
    İçi gitmek: Çok fazla istek duymak."Vitrindeki kızarmış tavuklara içim gidiyordu ama param olmadığı için alıp yiyemiyordum."
    İçi içine sığmamak: Çok heyecanlanmak coşkunluk duymak ve sevincini belli etmekten kendini alamamak."Annemi karşımda görünce ne yapacağımı şaşırdım içim içime sığmıyordu koşup boynuna sarıldım."
    İçi kabarmak (kalkmak): 1. Midesi bulanmak. 2. Duygulanıp heyecanlanmak. 3. Taşkın bir ağlama duygusu içinde olmak."Ne berbat bir koku içimiz kabarmadan kalkalım buradan."
    İçi kan ağlamak: İçten büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli etmeyerek çok acımak."Çocuğunun yüzüne bakarken içim kan ağlıyordu."
    İçi kazınmak: Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik duymak."Sabahtan beri açtı içi kazınıyor ama belli etmemeye çalışıyordu."
    İçinden gülmek: Birisine sezdirmeden içten içe gülmek eğlenmek.
    İçinden okumak: 1. Dudaklarını kıpırdatmadan hiç ses çıkarmadan okumak. 2. Ses çıkarmadan sövmek beddua etmek."Hikâyeyi şimdi de içinizden okuyacaksınız."
    İçinden pazarlıklı: Sinsi yapacağı kötülükleri sezdirmeyen."Senin gibi içten pazarlıklı adamlarla iş yapmam ben."
    İçine atmak: 1. Derdini sıkıntısını kimseye söylememek. 2. Kendisine yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber bunu unutmamak."O her şeyi içine atar bir gün kanser olacak diye korkuyorum."
    İçine dert olmak: Yapmak istediği bir şeyi yapamadığı için kaygılanıp üzüntü duymak."Hastahanedeki arkadaşımı ziyarete bir türlü gidemedim bu da içime dert oldu."
    İçine doğmak: Malûm olmak bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek tahmin etmek."Onun bize geleceği sanki içime doğmuştu."
    İçine işlemek: Duygulanmak etkilenmek dokunmak."Babamın o etkili sözleri âdeta içime işlemişti sanki."
    İçine çekilmek (kapanmak): Duygularını kimseye açmamak çevresindeki kişilerle ilişkisini kesmek yalnızlığa gömülmek."Kardeşinin ölümünden sonra içine çekildi kimseyle görüşmüyor."
    İçine kurt düşmek: Kuşkulanmak kendisine zarar geleceğinden şüphe etmek."Tilkiyi civarda dolaşırken gördüğü andan itibaren içine kurt düşmüştü."
    İçine sindirmek: Benimsemek iyice kabul etmek.
    İçine sinmemek: 1. İçi rahat etmemek yaptığı şeyden memnun olmamak. 2. İstediği gibi olmadığı için rahatlık mutluluk duymamak; tadına varamamak."İşi bitirdim ama hiç de içime sinmedi."
    İçine sokacağı gelmek: Birini aşırı ölçüde çok sevmek.
    İçine yedirememek: Benimsememek kabul edememek.
    İçini dökmek: Dertlerini sıkıntılarını üzüntülerini anlatmak."Şu koca dünyada içimi dökecek bir insan bulamadım."
    İçini kemirmek: Bir üzüntü ve düşünce dolayısıyla rahatsızlık duymak."İçini kemiren bu düşünceden kurtulmak istiyordu."
    İçini (bir) kurt yemek: Sürekli olarak bir kaygı içinde olmak.
    İçi parçalanmak (paralanmak): Birine acıyarak çok üzülmek."Onun bu hâlini gördükçe içim parçalanıyor."
    İçi rahat etmek: Endişelenecek bir durum bulunmadığını öğrenerek sıkıntıdan kurtulmak rahatlamak."Ne yapayım ben anneyim onlar sağ salim dönerlerse içim rahat edecektir ancak."
    İçi sızlamak: Bir şey veya kişinin içine düştüğü durum sebebiyle üzülmek.
    İçi titremek: 1. Çok üşümek. 2. Çok istek duymak. 3. Bir zarar gelecek korkusu içinde bulunmak."Hava iyice soğudu içim titremeye başladı haydi içeri girelim."
    İçi yanmak: 1. Çok susamak. 2. Büyük bir acı sebebiyle çok fazla üzülmek."Sanki yalnız onun içi yanıyordu."
    İçler acısı: Oldukça üzücü çok acıklı.
    İçli dışlı olmak: Teklifsiz çok samimi sıkı fıkı senli benli olmak."Biz Fatma`yla iyice içli dışlı olduk."
    İçtikleri su ayrı gitmemek: Sıkı fıkı dost samimi arkadaş olmak; birbirlerinden saklayacakları bir şeyleri bulunmamak.
    İdare etmek: 1. Yönetmek çekip çevirmek. 2. Tutumlu olmak kullanmak. 3. Elvermek yetmek yetişmek korumak kurtarmak. 4. Hoş görmek göz yummak. 5. Örtbas etmek."Bu ayakkabıyı bu fiyata veremem çünkü idare etmez."
    İfade vermek: Sorguya cevap vermek.
    İflâhını kesmek: Gücünü tamamiyle yok edip bir daha karşı koyamayacak düzelemeyecek iş yapamayacak duruma getirmek."Ben adamın iflâhını keserim anladın mı?"
    İfrit olmak: Çok öfkelenmek; aşırı ölçüde kendini kaybedecek kadar sinirlenip kızmak."İfrit oluyorum şu adamın hareketlerine."
    İğne atsan yere düşmez: Çok kalabalık yürünecek gibi değil.
    İğne ile kuyu kazmak: Zor denecek bir işi yetersiz araç ve gereçlerle başarmaya çalışmak.
    İğne ipliğe dönmek: Aşırı derecede zayıflamak kilo vermek."O iri yarı adam hapisten çıktı ki iğne ipliğe dönmüş."
    İğneli söz: Dokunaklı kırıcı üzücü söz."O iğneli sözlere ben bile dayanamazdım doğrusu."
    İki ahbap çavuşlar: Hemen her yerde birlikte görülen birbirlerinden ayrılmayan iki arkadaş dost.
    İki arada bir derede (kalmak): Sıkışık zor şartlar altında (kalmak).
    İki ayağını bir pabuca sokmak: Bir kimseyi bir işi yapması için zorlamak sıkıntıya sokmak.
    İki cami arasında kalmış beynamaza dönmek: İki yoldan hangisini tutacağını; şöyle mi böyle mi yapacağını bilememek; şaşırıp bir şey yapamaz olmak.
    İki cihanda yüzü ak olmak: Doğru ve faziletli yaşayıp dünya ve ahrette mükâfat görmek.
    İki çift söz etmek: Bir araya gelip birkaç söz söylemek."Ne zamandır seninle bir araya gelip de iki çift söz edemedik."
    İki eli kanda olsa: Ne kadar önemli olursa olsun elindeki iş hiç bırakılamayacak derecede olsa bile."Söyleyin ona iki eli kanda olsa da durmasın gelsin."
    İki eli (birinin) yakasında olmak: Ahrette hesap gününde ondan davacı olmak; hakkını istemek.
    İki gözü iki çeşme: Sürekli çok ağlayarak."Kadıncağız iki gözü iki çeşme ağlayıp duruyormuş."
    İkili oynamak: Birbirine karşı olanlardan hem birini hem ötekini çıkarı için destelemek."Sendika başkanı ikili oynuyormuş."
    İki paralık etmek: Değerini onurunu çok düşürmek."Seni arlanmaz utanmaz seni beni iki paralık ettin senin yüzünden topluma çıkamaz oldum!"
    İki rahmetten biri: Ağır hasta olan birisi için "ya şifa ya ölüm" anlamında kullanılır.
    İki sözü bir araya getirememek: Düşüncelerini duygularını düzgün bir biçimde anlatamamak güzel konuşma becerisinden yoksun olmak.
    İki yakası bir araya gelmemek: Geçim sıkıntısı içinde olmak ve borçtan kurtulamamak gelir ve giderini denkleştirememek."Bilmiyorum ne zaman iki yakamız bir araya gelecek."
    İleri geri konuşmak: Yersiz kırıcı yaralayıcı biçimde konuşmak.
    İleri gitmek: Söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak; gereksiz aşırı davranışta bulunmak ve haddi aşmak."O saygısız adamın daha fazla ileri gitmesine fırsat verilmemelidir."
    İlk göz ağrısı: 1. İlk doğan çocuk. 2. İlk sevgili.
    İmana gelmek: 1. Hak dini olan İslâm`ı kabul etmek. 2. En sonunda doğruyu söylemek. 3. Önceden kabul etmediği şeyi sonradan kabul edip uymak."İmana gel tövbe et ki öbür dünyada mutluluğa eresin."
    İnce eleyip sık dokumak: Titizlik göstermek bir şeyi en ince ayrıntılarına kadar araştırmak gözden geçirmek."O kadar da ince eleyip sık dokunacak bir iş değil kaygılanma."
    İn cin top oynamak: Issız sessiz olmak bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak."Adada in cin top oynuyordu sanki."
    İncir çekirdeğini doldurmaz: Çok az veya pek önemsiz."Ne akılsız adam bunlar kavga etmelerine sebep olan mesele incir çekirdeğini doldurmaz bile ayırın şunları."
    İnme inmek: Felç olmak bedenin bir yeri hareketsiz ve duygusuz duruma gelmek."Adamın sağ yanına inme inmiş diyorlar."
    İnsan eti yemek: Birini çekiştirmek.
    İnsan evlâdı: İyi anlayışlı ahlâk sahibi insan."İnsan evlâdı olmasaydı tanımadığı birine onca yardım yapar mıydı?"
    İnsan hâli: Olabilir doğaldır hoş karşılamak gerekir.
    İnsanlıktan çıkmak: 1. Çok zayıflamış bir deri bir kemik kalmış olmak. 2. İnsanî niteliklerini yitirmek insana yakışmayacak davranışlarda bulunmak.
    İnsan sarrafı (olmak): İnsanların karakterini çabucak anlayacak duruma gelmiş (olmak)."Dedem insan sarrafıdır onu bir görse ne biçim bir adam olduğunu hemen anlayıverir."
    İpe çekmek: Asarak öldürmek.
    İpe un sermek: İstenilen işi yapmamak için birtakım bahaneler sebepler ileri sürmek güçlük çıkarmak engeller göstermek.
    İpi koparmak: Bağlı bulunduğu yer ya da kişi ile ilişkisini kesmek aradaki anlaşmazlığı artırmak.
    İpin ucunu kaçırmak: Bir yeri yönetmede veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp artık duruma hâkim olamamak; çıkmaza girmek."Biraz daha dikkatli olmalıyız yoksa ipin ucunu kaçıracağız."
    İpi sapı yok: Birbirini tutmaz yersiz anlamsız işsiz yersiz yurtsuz saçma sapan."İpi sapı yok bu sözlerin daha inandırıcı olmalısın."
    İpiyle kuyuya inilmez: Kendisine güvenilmez ona güvenilerek bir işe girilmez."O ipiyle kuyuya inilmez adamla yola çıkmam ben."
    İple çekmek: Zamanın gelmesini sabırsızlıkla beklemek çok istemek."Yarını iple çekiyorum."
    İpucu vermek: Aranılan şeyi bulmaya yarayan işareti onu açıklamaya yarayan bilgiyi vermek."Bir ipucu vermezsen bu bilmeceyi çözemeyeceğim."
    İsabet etmek: 1. Nişan alınan yere değmek rastlamak. 2. Çıkmak. 3. Yerinde iş görmüş olmak."Böyle karar vermekte çok isabet ettiniz."
    İskele vermek: Vapura binmek vapurdan inmek için iskeleyi uzatmak.
    İsmi var cismi yok: 1. Sözü edilen bir kimse veya şeyin gerçekte var olmadığını anlatmak için kullanılır. 2. Adı olmasına karşılık görevini ve etkinliğini yerine getirmeyen varlığı ile yokluğu arasında bir fark bulunmayan.
    İster istemez: 1. Zorunlu olarak elinde olmadan. 2. İstemesi üzerine hiç vakit geçirmeden istediği anda."İster istemez ben de ona bağırdım."
    İstifini bozmamak: Bir olay karşısında aldırış etmemek durum ve davranışını hiç değiştirmemek."Karşıma geçmiş avazı çıktığı kadar bağırıyordu bense istifimi bozmadan bekledim."
    İş ayağa düşmek: İş sorumsuz yetkisiz ve beceriksizlerin elinde kalmak."Bunlar da işi iyice ayağa düşürdüler."
    İş başa düşmek: Beklediği yardım gelmeyince kendi işini kendisi yapmak zorunda kalmak."İş başa düştü desene!"
    İş çatallanmak (çatallaşmak): Bir işin sonuca oluşması konusunda türlü güçlüklerle karşılaşmak ya da çeşitli seçeneklerle yüz yüze gelmek sonuca nasıl ulaştırılacağı bilinemez olmak."İş gittikçe çatallaşıyor sense aldırmıyorsun bile."
    İş çığırından çıkmak: Bir iş asıl amaçtan çıkarak düzelmesi güç bir durum almak bir bozukluk ve kargaşalık baş göstermek.
    İş inada binmek: Bir işi yapmakta direnmek.
    İşi düşmek: Birinin yardımına ihtiyaç duymak."Eh onun da bize işi düşecek bir gün."
    İşe koşmak: Birini bir iş yapmak üzere görevlendirmek göndermek.
    İşi ağırdan almak: Acele etmemek bir işi yapmak için isteksiz görünmek."Söyle onlara işi ağırdan almasınlar müşteriler mal bekliyor."
    İşi azıtmak: Yanlış ve aşırı yollara sapmak."Bu çocuk da işi iyice azıttı."
    İşi Allah`a kalmak: Güç şartlar altında beşerden hiçbir yardım umudu kalmamak."Kime baş vurduysa bir sonuç alamadı artık işi Allah`a kalmıştı."
    İşi başından aşmak: Pek çok işi olmak iş içinde kaybolmak.
    İşi bitmek: 1. Hâli gücü kalmamak. 2. Yaptığı işi sona ermek."Git de bak babanın işi bitmiş mi?"
    İşi duman olmak: İşi ve durumu kötü olmak berbat bir durumda bulunmak.
    İşi iş olmak: İşi yolunda iyi olmak; hâlinden memnun bulunmak."İşi iş herifin baksana yan gelip yatıyor her gün."
    İşinden olmak: Bir süredir yaptığı işi elinden gitmek görevini yitirmek."Haydi canım yoluna git de patronunla kavga etme; yoksa işinden olacaksın."
    İşi sıkı tutmak: Gevşekliğe yol açmamak işe gereken önemi vermek ve sağlıklı yürümesini sağlamak.
    İşi tıkırında olmak: İşi çok uygun ve iyi olmak."O konuşmayacak da ben mi konuşacağım işi tıkırında adamın."
    İşi yokuşa sürmek: Yapılabilir görülebilir işi yapmamak için güçlük çıkarmak bahaneler ileri sürmek.
    İşkembeden atmak: Uydurarak söylemek tutarı olmayan sözler sarf etmek."Ona sakın inanmayın işkembeden atıyor."
    İş sarpa sarmak: İş içinden çıkılması zor bir durum almak; engellerle karşılaşmak."İşler sarpa sarmadan çekip gidelim buradan."
    İşten el çektirmek: Görevden uzaklaştırmak."Yolsuzluk yaptığı iddiası ile işten el çektirdiler ona."
    İş yok: O şeyde yarar yok faydası olmaz."O arabada hiç iş yok almaya değmez."
    İte kaka: Zorla güçlükle."Adamı her sabah ite kaka işe götürüyoruz."
    İtibar kazanmak: Saygınlık görmek kendisine değer verilmek.
    İt sürüsü kadar: Gereğinden fazla oldukça çok kalabalık."İt sürüsü kadar adam nasıl başa çıkacağız bunlarla."
    İyi etmek: 1. Hastalıktan kurtarmak sıhhatine kavuşturmak. 2. Yerinde bir davranışta bulunmak. 3. Bir şeyi gizlice almak kendisine mal etmek.
    İyi gözle bakmamak: Birisi hakkında iyi düşünmemek kötü niyet beslemek."Komşuları ona hiçbir zaman iyi gözle bakmadılar."
    İyi gün dostu: Dostlarının sıkıntılı günlerinde onlardan kaçan kimse."Bize iyi gün dostu gerekli değil."
    İyi saatte olsunlar: Cinlerden söz edilirken kullanılır.
    İzinden yürümek: Birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı anlayışla sürdürmek fikirlerini ve hareketlerini aynen benimsemek.
    İzi silinmek: Yok olmak ortadan kaybolmak."Çiçek hastalığının bu kasabada izi silindi hemen hemen çünkü çocuklar aşılanıyorlar."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  9. #9
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    K

    Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde bir işin zararlı sonucuna katlanmak.
    Kabak tadı vermek: Bıktırmak usanç vermek tatsız olmaya başlamak."Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı."
    Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.
    Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak eziyet çekmek."Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz."
    Kabuğuna çekilmek: Tek başına kalmak dış dünya ile ilgisini kesmek kimse ile görüşmemek."Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi."
    Kaçın kur`ası: Aldatılması güç kurnaz; gün görmüş geçirmiş; tecrübeli."O kaçın kur`ası boşuna uğraşma sen onu kandıramazsın."
    Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan rast gele konuşmak."Derse hiç çalışmadığın belli öyle kafadan atıyorsun ki."
    Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz delice işler yapan aklı kıt."Bırak şu elindeki baltayı kafadan kontak mısın nesin?"
    Kafa dengi: Davranışları anlayışları dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri."Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki."
    Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek zihin yormak."Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın öyle karışık ki."
    Kafa tutmak: Karşı gelmek direnmek boyun eğmemek."Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?"
    Kafası almamak: 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak."Boşuna nefes tüketme kafası almaz onun."
    Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.
    Kafası kazan (gibi) olmak (veya kafası şişmek): 1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak yorgunluk duymak."Kesin artık şu makinenin sesini kafam kazan gibi oldu."
    Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek."Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan."
    Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak doğruyu yakalamak.
    Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek."Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum."
    Kafası yerinde olmamak: 1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden o anda konuşulana hemen intibak edememek."Kusura bakmayın ne söylediğinizi anlayamadım kafam yerinde değildi de."
    Kafese girmek: 1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak oyuna gelmek."Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı."
    Kafese koymak: Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.
    Kâğıda dökmek: Düşüncelerini duygularını yazıya geçirmek.
    Kâğıt üzerinde kalmak: Yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan kararlaştırılan yazıda kalmak."O kadar yol yapımı sulama kanalı hep kâğıt üzerinde kaldı."
    Kalbini kırmak: İncitmek küstürecek kadar üzmek gönlünü kırmak gücendirmek."Onu kalbini kırmadan uyarmaya çalış."
    Kalburla su taşımak: Verimsiz verim alınamayacak olmayacak bir işle uğraşmak.
    Kalbur üstü: Benzerleri arasında üstün seçkin görünür.
    Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz sokaklarda dolaşan kimse.
    Kaale almamak: Önemsiz görmek sözünü etmeye değer bulmamak."O kaale alınacak bir insan değil."
    Kalem efendisi: Kalemde çalışan görevli yazman.
    Kalem oynatmak: 1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak."Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum."
    Kaleyi içinden fethetmek: Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.
    Kalıbını basmak: Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek bir şeyi doğrulamak."Kalıbımı basarım ki o bu işi yapmamıştır."
    Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak umulanı ortaya koymamak.
    Kalıptan kalıba girmek: 1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.
    Kalp kazanmak: Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak ilgisini çekmek."Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz."
    Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): "Bir toplantı eğlence veya iş en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.
    Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne): "Sıkıntı üstüne sıkıntı terslik üstüne terslik borç üstüne borç aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında kullanılır.
    Kanadı altına almak: Korumak gözetmek himayesi altına almak."Yeğenini kanadının altına aldı."
    Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak."Dört çocuk tek başıma kaldım çaresizim içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum."
    Kana susamak: Birini öldürme hırsı içinde olmak."Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim kana susamış gibiydi."
    Kanat germek: Birini korumak gözetimi altına almak.
    Kan başına sıçramak (beynine çıkmak): Çok sinirlenmek öfkelenmek"Kan başına sıçramıştı sağa sola bağırıp duruyordu."
    Kancayı takmak: Bir kimsenin zararı kötülüğü için uğraşmak.
    Kan çıkmak: Cinayet işlenmek kan dökülmek."Şu adamı götürün gözümün önünden yoksa kan çıkacak."
    Kandilli temenna: Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.
    Kan dökmek: Ölüme yol açmak yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.
    Kan gövdeyi götürmek:
    Çok kan akıtılmış olmak çok insan öldürülmek."Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti."
    Kan gütmek: Kan dökerek öç almayı istemek.
    Kanı ağır: Davranışları yavaş sevimsiz konuşması insana sıkıntı veren hoşa gitmeyen kimse.
    Kanı bozuk: Soysuz iğrenç işler yapmaktan geri durmayan."Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir."
    Kanı kaynamak: 1. Hareketli coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek yakınlık duymak."Çocuğa ilk rastladığımda kanım kaynamıştı."
    Kanına girmek: 1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak ziyan etmek.
    Kanına susamak: Belâsını aramak kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak."Kanına mı susadın sen o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!"
    Kanını emmek: Hiç insaf etmeden sömürmek varını yoğunu elinden almak."Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!"
    Kanı pahasına: Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak."Kanım pahasına da olsa o adamlara buradan adımlarını attırmayacağım."
    Kanı sıcak: Sevimli kendisini sevdiren sempatik sıcakkanlı.
    Kanıyla ödemek: Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek."Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya."
    Kan kusmak: Çok eziyet sıkıntı çekmek.
    Kan kusturmak: Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek."Bana kan kusturmaya yemin etmişler haydi görelim."
    Kanlı bıçaklı olmak: Birbirlerinin kanını dökecek birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak."Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk."
    Kanlı canlı: [Misafirler Kayıt Olmadan Linkleri Göremez | Kayıt Olmak için Tıklayın] sapasağlam dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan."Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum."
    Kan ter içinde kalmak: Çok yorgun terli bitkin ve perişan durumda olmak."Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı."
    Kan tutmak: 1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek kaçamamak olduğu yere yığılıp kalmak.
    Kapağı atmak: Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek işe girmek."Evimize kapağı attık mı tamam gel keyfim gel o zaman."
    Kapalı kutu: İçinde ne sakladığını belli etmeyen niteliği gizli kalan.
    Kapı dışarı etmek: Kovmak dışarı atmak."Ben de bu evin insanıyım beni kapı dışarı edemezsiniz!"
    Kapı kapı dolaşmak: 1. Ev ev gezmek her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak."Kapı kapı dolaştı ne var ki bir iş bulamadı."
    Kapı komşu: Bitişikte oturan komşu evleri yan yana olan ailelerden her biri."Kapı komşum öyle iyi bir insan ki"
    Kapısında büyümek: Birinin evinde eğitim görüp yetişmek."Onun kapısında büyümüştü ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu."
    Kapısını aşındırmak: İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.
    Kapı yoldaşı: Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri.
    Kapıyı açmak: 1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak."Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı."
    Karaborsa: Piyasada olmayan malın gizlice el altından yüksek fiyatla alınıp satılması."Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar."
    Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen çok bilgisiz."Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim."
    Kara çalı: İki kişi iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.
    Kara çalmak: Birine iftira etmek leke sürmek haksız yere suçlamak."Kadıncağıza yok yere kara çaldılar."
    Kara gün: Sıkıntılı üzüntülü büyük bir yasa düşülen gün."Allah kimseye kara gün göstermesin."
    Kara gün dostu: Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı üzücü düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan dostunu yalnız bırakmayan kimse.
    Kara haber: Ölüm veya felâket haberi çok üzücü haber."Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı."
    Karalar bağlamak (giymek): Bir felâket dolayısıyla yas tutmak siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.
    Kara liste: Zararlı görülüp cezalandırılmaları öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste."Köy muhtarını da kara listeye almışlar."
    Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: "Dış görünüşe aldanmamalı bir kişi ya da iş olağan görünebilir ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz o sonra görünür." anlamında kullanılır.
    Karar kılmak: Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak onu tercih etmek birçok şeyi deneyip onu seçmek."Ben bu elbisede karar kıldım."
    Karda gezip izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek uygunsuz işler yapmak."Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o karda gezer izini belli etmez biridir."
    Kargacık burgacık: Eğri büğrü kötü okunması güç çarpık düzensiz (yazı).
    Kardeş payı yapmak: Eşit oranlarda bölmek taksim etmek paylaştırmak."Çok açtılar buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar."
    Karga tulumba etmek: Birkaç kişi birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak."Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler."
    Karınca duası gibi: Çok küçük sık ve okunaksız birbirine girmiş (yazı).
    Karınca yuvası gibi kaynamak: Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer)."Pasajın girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu."
    Karınca kararınca: Az önemsiz ve küçük de olsa gücü yettiği kadar elinden geldiğince."Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi."
    Karman çorman: Karmakarışık çok karışık düzensiz alt üst olup birbirine girmiş."Ortalık karman çormandı nereden işe başlayacağını bilemiyordu."
    Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen titizlenmeyen gamsız umarsız.
    Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak çok zayıflamış olmak."Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."
    Karnım tok: "O sözlerine kanmıyorum önem vermiyorum" anlamında kullanılır."Geç babam geç bu sözleri karnımız tok bu sözlere paradan söz et sen verecek misin vermeyecek misin?"
    Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi hâli vakti yerinde para sıkıntısı olmayan birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse)."Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır bize güvenin!"
    Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak."Bugün hiçbir şey yiyemedim karnım zil çalıyor!"
    Karşı çıkmak: 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek."Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?"
    Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek direnmek."Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur."
    Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak direnmek güç kullanarak dayanmak boyun eğmemek."Hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar."
    Kasıp kavurmak: 1. Bir afet çok zarar vermek mahvetmek. 2. Baskı yaparak kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak."Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!"
    Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak."Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü."
    Kaşıkla yedirip sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.
    Kaşla göz arasında: Çok çabuk kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde."Kaşla göz arasında kapıverdi mendili."
    Kaşlarını çatmak: Kızgın öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak."Bana öyle kaşlarını çatıp durma!"
    Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.
    Katı yürekli: Acımasız merhametsiz acı veren şeylere aldırmayan."Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir."
    Kayıtsız kalmak: Umursamamak önem vermemek ilgi göstermemek."Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?"
    Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek baş kaldırmak."Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar."
    Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran oturan yürüyen).
    Kazın ayağı öyle değil: "Durum mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.
    Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek aklını oynatmak delirmek bunalım içinde olmak"Doktor keçileri kaçırmış diyorlar!"
    Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek iştahla ele geçirme isteği ile bakmak.
    Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.
    Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi."Temsilcimiz nihayet kedi olalı bir fare tuttu yüklü bir iş yakaladı."
    Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak."Üzülmeyin kefeni yırttı büyük anneniz."
    Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.
    Keli görünmek: Bir kabahati kusuru ortaya çıkmak."Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!"
    Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan burnunu sokan.
    Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.
    Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak."Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."
    Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak açlığa ve susuzluğa katlanmak."Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar."
    Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek."Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!"
    Kendi hâlinde: Sessiz hiçbir şeye karışmayan karışmak istemeyen sakin (kimse)."Yazık olmuş kendi hâlinde biriydi kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."
    Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak."O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş kimseden yardım beklememiştir."
    Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak bakalım kız ne diyecek bu işe."
    Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek kaygı duymak."Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."
    Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek bayılmak bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak duygulanmak."Dün gece bizim adam yine kendinden geçti hastaneye zor yetiştirdik."
    Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.
    Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek."Oh nihayet kendine geldi bizim adam!"
    Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.
    Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek."Hep kendine yontma biraz da bizi düşün biz de insanız!"
    Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi birçok ricadan birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek."Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?"
    Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak yapmamayı edememek kendini tutamayıp yapmak."Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!"
    Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek."Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?"
    Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak."Nihayet kendimi buldum bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."
    Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün yetenekli güçlü görmek."Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!"
    Kendini dinlemek: 1. Önemsiz küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız sakin kalmak."Uzun bir süre kendimi dinledim olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."
    Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak belirmek. 2. Beğenilecek takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek."Uzun bir aradan sonra sergi açmaya kendini göstermeye karar verdi."
    Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak."Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."
    Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek."Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti oraya yığılıverdi."
    Kendini toplamak: 1. Kötü bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak."Bizim oğlan kendini iyice toparladı şimdi ev almayı düşünüyor."
    Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak kendine hâkim olamamak."Kendimi tutamadım ben de ağlamaya başladım."
    Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak."İşe henüz kendini vermiş sayılmaz."
    Kendi payıma: "Bana gelince bana kalırsa fikrime göre bana sorarsanız" anlamlarında kullanılır.
    Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek."Nasıl olalım kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte."
    Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak."Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına peşini bir türlü bırakmıyordu."
    Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak."Babam kesenin ağzını açtı nihayet."
    Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak istediği gibi yaşamasına engel olmamak."O benim keyfimin kâhyası olamaz ben dilediğim gibi yaşarım karışamaz bana!"
    Keyif çatmak: Neşeli olmak hoş ve eğlenceli zaman geçirmek."İşi nihayet bitirmiştik sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti."
    Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse zevkinden bol bol yararlanan."Oldukça rahat keyif ehli bir insandı."
    Kılı kırk yarmak: Titizlenmek çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek önemle üstünde durmak."Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı."
    Kılına dokunmamak: Bir kimseye zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak."İnan anne kılına bile dokunmadım kardeşimin!"
    Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek ilgisiz kalmak harekete geçmemek."Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."
    Kıl payı (kalmak): Çok az az bir fark (kalmak)."Araba o hızla virajı alamadı uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."
    Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak."Kıran girdi bütün koyunlar telef oldu."
    Kırık dökük: 1. Eski çürük sağlam olmayan değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan parça parça dağınık (söz)."Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"
    Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak baskı yaparak öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.
    Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek ikna edebilmek için çok uğraşmak."Ne inatçı adammış bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana."
    Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.
    Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak birçok ilişkisi bulunmak gizli ilişkileri olmak."Ne iş yaptığı belli değil kırk tarakta bezi var adamın."
    Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması."Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"
    Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek değerlendirememek.
    Kıssadan hisse almak: Bir olaydan anlatılan bir hikâyeden ders almak.
    Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde zar zor ve güçlükle (geçinmek)."Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."
    Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek istenilen duruma gelmek.
    Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga telâş olmak."Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."
    Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek."Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."
    Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük aşırı gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak."Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu."
    Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur üzerinde durulması gereken en önemli nokta makam veya yer.
    Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek kimsenin minneti altına girmemek."Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim bundan sonra da edecek değilim."
    Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.
    Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak."Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."
    Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp suç ve kusurlarını gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak söylemek."Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı."
    Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.
    Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi göstermek."İşi kitabına uydurmuşlar çok zengin olmuşlardı."
    Kof çıkmak: İşe yaramadığı sanıldığı gibi olmadığı boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.
    Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak."Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."
    Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak."Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin."
    Kol kanat olmak: Yardım etmek gözetmek bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
    Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek böbürlenmek."Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu."
    Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek bir şey yapamaz hâle gelmek."Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."
    Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu kaygılandığı olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek."Korktuğum başıma geldi ne yapacağım şimdi ben!"
    Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden hiçbir şeyi anlamadan ne denildiğini kavramadan dinlemek."Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."
    Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak üstün olan güce dayandırarak çözümlemek sona erdirmek."Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


  10. #10
    la liberté

    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Tecrübe Puanı
    440086
    Mesajlar
    9,633

    Standart Cevap: Deyimler Sözlüğü

    Kök salmak: 1. Bir yere iyice ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice tutunmak köklenmek sağlamlaşmak yayılmak."Onun sevgisi içine iyice kök salmıştı."
    Kök söktürmek: Uğraştırmak güçlük çıkarmak engel olmak."O takıma kök söktürmeye yemin ettik."
    Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek ortadan kaldırmak.
    prüleri atmak: Girişilen başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.
    Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik yenilik düşünmeden hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.
    Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.
    Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde herkesin yüzüne karşı söyleyen.
    Köstek olmak: Engel olmak."Sen köstek olma yeter."
    Körü körüne: Düşünüp taşınmadan nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan dikkat etmeden."Bu işe öyle körü körüne giremem anladın mı?"
    Köşe bucak: Göze çarpmayan önemsiz yer.
    Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek yetkisini yanlış bir yolda kullanmak istenilmeyen yolda yararlanmak."Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."
    Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.
    Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek onu korumak."Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."
    Kumkumav gibi: Yapayalnız tek başına.
    Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan hemen her şeyden haberi olan."Hasan mı ne kulağı delik adamdır o ne öğreneceksen ona sor."
    Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü gelecek haberi dikkatlice (beklemek)."Kulağınız kirişte olsun ne duyarsanız iletin hemen."
    Kulağına çalınmak: Bir söz bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o"Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı ne diyorsun?"
    Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek sıkışık bir duruma düşmek.
    Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak."Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin."
    Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek söylenenlere dikkat etmek."Kulağını aç da beni iyi dinle!"
    Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.
    Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek."Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"
    Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek dinlememek."Kulak asma sen onun söylediklerine."
    Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.
    Kulak kabartmak: Çaktırmadan belli etmemeye çalışarak dinlemek."Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."
    Kulak kesilmek: Çok iyi bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak."Ne konuştuklarını merak ediyordum yanlarına yaklaşarak kulak kesildim."
    Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.
    Kul hakkı: İslâm dinine göre insanların birbirleri üzerindeki hakları."Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah."
    Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak.
    Kulp takmak: Bir kusur bir bahane bulmak.
    Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak gizli bir iş düzenlemek.
    Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.
    Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir."Kurban olayım yavruma dokunmayın!"
    Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek sıkılan kurşunlarla öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"
    Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak."Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim ne dersin?"
    Kurt masalı okumak: İnandırıcı gereksiz asılsız sözler (söylemek).
    Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama."Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!"
    Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu."Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."
    Kuru kuruya: Boşuna boş yere.
    Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.
    Kuş beyinli: Akılsız aptal ahmak.
    Kuş kadar canı olmak: Küçük cılız zayıf çelimsiz bir vücuda sahip olmak.
    Kuş sütüyle beslemek: En pahalı değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.
    Kuş uçmaz kervan geçmez: Çok ıssız sapa kır insanın uğramadığı yer."Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."
    Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak bunun için çok dikkatli davranmak."Sıkı gözcülerdir kuş uçurtmazlar merak etme!"
    Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.
    Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek incitip saldırmasına yol açmak.
    Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan."İnanmayın ona söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"
    Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak."Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu."
    Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi felâkete uğraması zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak tuzak kurmak."Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek."
    Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak hayrete düşmek donakalmak hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek."Ne o dostum küçük dilini mi yuttun?"
    Küçük düşürmek: Onurunu kırmak birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek."Dikkatli ol bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."
    Küçük görmek: Önemsememek değer vermemek."Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!"
    Külâhıma anlat: "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.
    Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.
    Külâhları değişmek: "Araları bozulmak bozuşmak" anlamında tehdit olarak kullanılır."Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz ona göre!"
    Kül kedisi: 1. Çok üşüyen ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk miskin rahatına düşkün tembel.
    Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak solmak."Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi."
    Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek.
    Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek harcayıp tüketmek telef edip bir şey bırakmamak.
    Kül yutmamak: Oyuna gelmemek tuzağa düşmemek kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak."Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."
    Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan kötü işlere girmiş bulunan."Künyesi bozuk diye bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?"
    Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme kızmak sağa sola ateş saçmak."Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."
    Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek."Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."
    Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.

    L

    Laçka olmak: 1. Herhangi bir iş gevşek ve düzensiz yürütülmek. 2. Mil ya da vida gibi makine bölümleri eskiyip aşınarak işe yaramaz hâle gelmek."Bu vidalar laçka olmuş kol tutmuyor."
    Lafa boğmak: Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak gürültüye getirip uzatmak.
    Laf (söz) altında kalmamak: Bir münakaşa sırasında söylenen her dokunaklı söze karşılık vermek söz altında ezilmemek.
    Laf (söz) aramızda: "Söyleyeceğim sözleri başka biri duymasın bilmesin konuştuklarımız aramızda kalsın" anlamında kullanılır."Laf aramızda Ali yine öç alacağım demeye başlamış."
    Laf atmak: 1. Dokunaklı sözlerle sataşmak uzaktan işittirmek. 2. Karşılıklı söyleşmek konuşmak. 3. Sözle sarkıntılık etmek."Laf atarak beni tahrik etmeye çalışıyorlardı."
    Lafa tutmak: Birini konuşarak gereksiz meseleler anlatarak işinden alıkoymak."Onu biraz lafa tutup oyalamaya başladılar."
    Laf ebesi: Söyleyecek sözü bol olan her söze karışan herkese söz yetiştiren çok konuşan."Laf ebeliğini bırak da ne söyleyeceksen söyle!"
    Laf etmek: 1. Konuşmak. 2. Bir şeyi dedikodu konusu yapmak."Akşam buluşalım da iki çift laf edelim."
    Lafı (sözü) ağzına tıkamak: Birinin sözünü bitirmesine fırsat vermemek onu susmak zorunda bırakmak konuşmasını önlemek."Ağzını açar açmaz lafı ağzına tıkadılar adamcağızın."
    Lafı (sözü) ağzında gevelemek: Söylemek istediğini açık olarak bir türlü söyleyememek şundan bundan bahsetmek."Beni görünce şaşırdı lafı ağzında gevelemeye başladı."
    Lafı ağzında kalmak: Söyleyeceğini söylemeye zaman bulamamak konuşmasını bitirememek.
    Lafı (sözü) çevirmek: Konuşmasının sakıncalı bir biçim aldığını fark edince söze başka bir yön vermek başka konuya geçmek."Beni görünce birden nasıl da sözü çevirdi."
    Lafını (sözünü) etmek: Bir şey üzerinde konuşmak."Artık lafını etmeyin şu adamın!"
    Lafını (sözünü) bilmek: Tutarlı ve mantıklı konuşmak sakıncalı olmayan ve birini kırmayan sözler söylemek saygılı ve yerinde konuşmak."O daima lafını bilir bir insan olmuştur."
    Laf işitmek: Birisi tarafından paylanmak azarlanmak"Çabuk ol senin yüzünden laf işiteceğiz öğretmenden."
    Laf olsun diye: Rastgele belli bir amaç gütmeden."Kızma canım laf olsun diye söylemiştir o sözleri."
    Laf (söz) taşımak: Aralarını açmak maksadıyla birinin bir kimse hakkında söylediği hoş olmayan sözlerini o kimseye ulaştırmak söz getirip götürmek."O laf taşıyıcı adamdan uzak durmalısın."
    Laf (söz) yetiştirmek: Bir söze karşılık vermekte gecikmemek durmadan konuşmak.
    Laf (söz) yok: "Kusursuz eksiksiz eleştirilecek bir yanı dahi yok" anlamında kullanılır."Arkadaşıma laf yok o mert mi mert biridir."
    Lâhavle çekmek: Sıkıntıyı öfkeyi gidermek sabır telkin etmek için "Lâhavle" ile başlayan duayıokumak. "Lâhavle çekmeden başka bir şey yapamadım."
    Lamı cimi yok: "Hiçbir bahane itiraz mazeret duraksama karşı gelme yok" anlamında kullanılır."Lamı cimi yok bu akşam bize geleceksiniz tamam mı?"
    Lastikli söz: Değişik mânâlara gelen söz.
    Leb demeden leblebiyi anlamak: Daha sözün başında ne demek istediğini anlamak anlayışlı ve kavrayışlı olmak.
    Leke sürmek: Suç yüklemek birinin onurunu sarsacak biçimde iftirada bulunmak."Zorla kadıncağıza kara bir leke sürdüler Allah`tan hiç korkmadılar."
    Leşini çıkarmak: Çok feci dövmek."Beş kişiydiler adamın leşini çıkardılar."
    Leşini sermek: Öldürmek."Ben de onun leşini sermezsem."
    Leyleğin yuvadan attığı yavru: Yakınlarından ilgi görmeyen çevresinin uzaklaştırdığı kimse.
    Lokma ağzında büyümek: Herhangi bir sebepten acı ya da üzüntüden dolayı lokmasını yutamamak yiyememek."Ağzında lokmalar büyümeye başladı gözleri dolu dolu oldu."
    Lokmasını saymak: Birinin ne kadar yediğine bakmak çok yiyeceğinden korkmak.
    Lök gibi oturmak: Bir yere bütün ağırlığıyla çökmek oturup kalmak."Sedire lök gibi oturunca gacur gucur sesler duyuldu."
    Lügat paralamak: Anlaşılmaz süslü parlak ağdalı konuşma dilinde geçmeyen kelimelerle konuşmak."Lügat paralamak hoşuna gitmeye başlamıştı."
    Lüpe konmak: Değerli bir şeyi bedavadan emek sarf etmeden ele geçirmek.

    M

    Maaşa geçmek:
    Aylığa geçmek çalıştığı yerden ücret almaya başlamak."Maaşa geçtiği günün ertesinde onu işten çıkardılar."
    Madalyanın ters (öteki) yüzü: Olumlu bir olay iş ya da durumun düşünülmesi hesaba katılması gereken olumsuz yönü.
    Madik atmak: Hile düzen ve oyunla aldatmak; dolap çevirmek."Ona kolay kolay kimse madik atamaz."
    Mahalle karısı: Kaba terbiyesiz görgüsüz kavgacı kadın.
    Mahalleyi ayağa kaldırmak: Bağırıp çağırarak gürültü kopararak konu komşuyu rahatsız etmek telâşlandırmak."Bağırıp durma öyle mahalleyi ayağa kaldıracaksın."
    Mahkemelik olmak: Kavga veya anlaşmazlık sonucu mahkemeye düşmek."Bu gidişle mahkemelik olacağız galiba."
    Mahşer midillisi: Kısa boylu fitneci kimse.
    Mahşer gibi: Çok kalabalık."Meydan mahşer gibiydi."
    Makaraları koyvermek: Kendini tutamayıp kahkahayla gülmeye başlamak uzun uzun gülmek."Yüzükoyun çamura düşen arkadaşını görünce makaraları koy verdi."
    Makas almak: Birinin yanağını orta parmakla gösterme parmağı arasında sıkmak.
    Mal bulmuş mağribi gibi:
    Büyük bir zenginliğe kavuşmuşcasına büyük sevinç ve coşku ile.
    Mal etmek: 1. Bir malı hakkı olmadığı hâlde kendisininmiş gibi göstermek veya saymak. 2. Bir mala bir değer karşılığında sahip olmak."O tarlayı kendisine mal etmesine göz yummayacağım."
    Malın gözü: 1. Aşağılık ve düzenci kimse. 2. İffetsiz. 3. İyi mal.
    Mânâ çıkarmak: Yanlış bir yargıya varmak bir söz ya da hareketten kendine göre bir anlam çıkarmak."Öyle alıngandı ki her sözümden bir mânâ çıkarıyordu."
    Mânâ vermek: Kendine göre bir yargıya varmak yorumlamak."Senin bu davranışına bir mânâ veremiyorum."
    Maneviyatı bozulmak: Moral gücü sarsılmak kendine güveni yitirmek kendini güçsüz ve dirençsiz hissetmek."Düşmanlar toplumumuzun önce maneviyatını bozdular."
    Mantar gibi yerden bitmek: Birdenbire ya da kendiliğinden ortaya çıkmak."Adamlar mantar gibi yerden bitmişlerdi bir anda etrafımızı sarıverdiler."
    Maraza çıkarmak: Anlaşmazlığa yol açacak işler yapmak kavgaya yol açmak.
    Martaval atmak: İnanılmayacak şeyler uydurmak yalan söylemek."Amma da martaval atıyordu adam."
    Mart içeri pire dışarı: Birbirinden hoşlanmayan iki kişiden biri gelince ötekinin dışarı çıkışını anlatmak için kullanılır.
    Masal okumak: İnandırıcı olmayan oyalayıcı ve avutucu sözler söylemek."Bana masal okuma olayın gerçek yüzünü anlat."
    Maskara olmak: Gülünç hâllere düşmek alay konusu olmak."Kim düşmanının maskarası olmak ister?"
    Maskesi düşmek: Gerçek yüzü kimliği niteliği ortaya çıkmak."Nihayet maskesi düştü herkes onun ne mal olduğunu anlayacak."
    Masrafa girmek: Çok para harcamak."Evi yaptılar ama çok da masrafa girdiler."
    Masrafı çekmek: Bir iş için gereken parayı ödemek gideri karşılamak."Yarınki gezide bütün masrafları Ahmet çekecekmiş."
    Maşallahı var: Bir şey ya da kimsenin iyi durumda olduğunu anlatmak için kullanılır."Adamın maşallahı var hiçbir yoksulu geri çevirmedi."
    Maşası olmak: Sakıncalı bir işte biri tarafından araç olarak kullanılmak."İşverense işveren onun maşası olamam ben!"
    Mat etmek: 1. Satranç oyununda yenmek. 2. Bir tartışmada karşı tarafı söz söyleyemeyecek duruma getirmek."İleri sürdüğü kanıtlar ile karşısındakileri kısa zamanda mat etti."
    Matrak geçmek: Alay etmek karşısındakiyle eğlenmek dalga geçmek."İnsanlarla matrak geçmeye bayılıyorsun."
    Maval okumak: Tutarlı inandırıcı olmayan yalan sözler söylemek."Kes sesini maval okumandan bıktım artık!"
    Mayası bozuk: Karaktersiz kötü yaradılışlı aşağılık (kişi)."Şu mayası bozuk adamın çenesini kapayın sesini duymak istemiyorum."
    Maymun iştahlı: Kararsız hevesi çabuk geçen; bugün şunu yarın ötekini beğenen."Maymun iştahlılığı yüzünden başına olmadık işler geldi."
    Mekik dokumak: İki yer arasında durmadan gidip gelmek."Mağaza ile ev arasında tam elli beş yıl mekik dokumuştu rahmetli."
    Mendil açmak: Dilenmek.
    Merak etmek: 1. Kaygılanmak. 2. Öğrenmek anlamak isteği taşımak."Merak etmeye başladım bu saate kadar gelmeliydiler."
    Merhabası olmak: Birisiyle selâmlaşacak kadar tanışıklığı yakınlığı bulunmak.
    Merhabayı kesmek: Biriyle ilgiyi kesmek arkadaşlığa son vermek."Onunla merhabayı keseli epey zaman olmuştu."
    Mesele çıkarmak: Üzüntü verecek içinden zor çıkılacak bir anlaşmazlığa sebep olacak bir durum oluşturmak."Haydi bir mesele çıkarmadan çekip gidin buradan."
    Mesken tutmak: Yerleşmek."Yarim İstanbul`u mesken mi tuttun!"
    Meteliğe kurşun atmak: Parasız pulsuz kalmak hiç parası olmamak."Dün meteliğe kurşun atıyordu ya bugün."
    Metelik vermemek: Değer vermemek umursamamak aldırış etmemek."Onun gibilere metelik vermem mi diyorsun?"
    Mevki sahibi olmak: Yüksek bir görevde bir işte önemli bir aşamada bulunmak."Mevki sahibi olmak için yıllarca çalışıp durdu."
    Meydana çıkmak: 1. Görünmek. 2. Belli olmak. 3. Yetişmek büyümek olmak."Korkak herif meydana çık da yüzünü görelim."
    Meydana gelmek: 1. Olmak oluşmak vücut bulmak. 2. Ortaya çıkmak."Olay akşam üzeri meydana geldi diyorlar."
    Meydanı boş bulmak: Kendisine mâni olacak kimse bulunmadığı için aşırı davranışlarda bulunmak bir şeyden çekinmemek."Meydanı boş bulan eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başlamışlardı."
    Meydan okumak: Kavga ya da yarışmaya çağırmak korkmadığını ve çekinmediğini açıkça bildirmek."Bir an meydan okumayı içinden geçirdi sonra bundan vazgeçti."
    Meydan vermemek: Olumsuz bir olay ya da durumun gerçekleşmesine imkân ve zaman vermemek engel olmak."Onların kavga etmesine sakın meydan vermeyin çocuklar."
    Mezhebi geniş: Namus konusunda gerekli olan titizliği göstermeyen kadın-erkek ilişkilerinde dini kaidelere aldırış etmeyen iffetsizliğe meydan veren geniş davranan.
    Mezar kaçkını: Çok zayıf bitkin güçsüz düşmüş kişi.
    Mırın kırın etmek: Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüp nazlanmak."Mırın kırın etmeyi bırak da yak şu sobayı."
    Mızıkçılık etmek: Bir oyunu ya da birlikte yapılan bir işi çeşitli bahaneler ileri sürerek bozmaya çalışmak razı olmamak.
    Mide bulandırmak: 1. Kusacak bir duruma getirmek. 2. Kuşkulandırmak."Çekil çabuk karşımdan midemi bulandırıyorsun!"
    Midesi bulanmak: 1. Kusacak gibi olmak. 2. İğrenmek tiksinmek. 3. Kuşkulanmak."Yaptığınız iş mide bulandırıcı bir işti!"
    Mideye oturmak: Yenilen bir şeyin sindirim zorluğu vermesi.
    Mihenk (taşı): Birinin değerini ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt.
    Mim koymak: 1. (Bir şey) unutulmaması için işaret koymak. 2. Önemli bularak üstünde durmak dikkate almak önemli şeyler arasında saymak."Bu ata sözüne bir mim koy dedi öğretmenim."
    Minnet etmek: Boyun eğmek yalvarmak."Ona buna minnet etmeden yaşamak istediğimi biliyorsun değil mi?"
    Moda olmak: Yaygın duruma gelmek gözde olmak beğenilir ve arzu edilir olduğu için yapılır olmak."Saçları kısa kestirmek bu yıl moda oldu."
    Modası geçmek: Yaygın olmaktan çıkmak önemini yitirmek."Bu elbisenin modası geçti artık."
    Mola vermek: Bir süre ara vermek; uzun süren yolculuğun çalışmanın yürüyüşün yorucu etkisini atmak için bir süre dinlenmek."Yarım saat sonra mola verecekler onlara mola yerinde yetişebiliriz."
    Muhallebi çocuğu: Nazlı el bebek gül bebek büyütülmüş dayanıksız narin kimse."Senin gibi muhallebi çocuklarıyla iş yapamam ben."
    Mukabelede bulunmak: Karşılık vermek.
    Mumla aramak: Çok istek ve özlemle aramak."O anneyi siz mumla arayacak ama bir daha bulamayacaksınız."
    Mum (gibi) olmak: 1. Yaramazlığı hırçınlığı uyumsuzluğu bırakıp yola gelmek. 2. Razı olmak."Askerde onun da mum gibi olacağına eminim."
    Muradına ermek: Dileği gerçekleşmek çok istediği şeye kavuşmak."İnşallah muradına erersin kızım."
    Mümkün mertebe: Olabildiğince yapabildiği kadar."Zararınızı mümkün mertebe karşılama yoluna gideceğimizden emin olun lütfen."
    Mürekkebi kurumadan: Bir şeyin yazılmasından çok kısa bir süre sonra.
    Mürekkebi kurumadan bozmak: Bir kararı sözleşmeyi anlaşmayı yazılmasından kısa bir süre sonra bozmak.
    Mürekkep yalamış: Az çok öğrenim görmüş okuyup yazmış belli bir kültüre sahip olmuş kimse."Maval okumayı bırakın biz de mürekkep yalamışlardan sayılırız."
    Mürüvvetini görmek (anne baba için): 1. Özellikle evlâdının evlendiğini çoluk çocuk sahibi olduğunu görmek. 2. Çocuklarının sevinçli günlerini görerek mutluluk duymak."Acaba çocuklarımın mürüvvetini görecek miyim?"
    Müslüman adam: Hak yemeyen doğruluktan ayrılmayan İslâm`ın emirlerine uyan kimse."Müslüman adam başı daima dik olan adamdır."





    " İnsan dediğin nice işler görür generalim
    Bilir vurmasını öldürmesini insan dediğin
    Ama bir kusurcuğu var:
    Bilir düşünmesini de. "


 

 

LinkBacks (?)


Konu Etiketleri

Künye Uyarı
Powered by vBulletin® Version 4.1.12
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0
Extra Tabs by vBulletin Hispano
Sanal Dünyanın Gerçek Ailesi
Copyright ©2007-2014 Forumuz.Net

Sosyal paylaşım platformu olan Forumuz.Net sitemizde, kullanıcılar, 5651 sayılı kanunun ilgili maddesine ve TCK'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur, kullanıcı kaynaklı herhangi bir durumdan Forumuz.Net sitesi sorumlu değildir. Tüm hukuksal bildirimleriniz/sorunlarınız/istekleriniz ve şikayetleriniz için İLETİŞİM panelinden bizlere ulaşabilirsiniz, Forumuz.Net yönetimi en geç "3" iş günü içerisinde dönüş yapacaktır. Platformumuz; kişilik ve telif hakları korunumu, illegal paylaşım ve korsanla mücadele konusunda yetkililere yardımcı olmayı ilke edinmiştir. aduket, film, dizi, müzik, fragman, video, aduket.net

sohbet

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558