konu cok önemlidir ve sabitlenmiştir
Kemalizmtıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi
bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama
liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak
geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de
Kemalizmi iyi değerlendirebilmek için
geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir.
Fransız Devrimievrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş
ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş
toplumsal - ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular ( burjuvazi ) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş
güçlenmiş
ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş
ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada sözkonusu olan
eski kurumları yeni koşullara
yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla
koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir.
Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler isebelirli tarihsel koşullardan yararlanarak
bu toplumların evrimini hızlandırmak
bazı evreleri atlatmak amacını taşır. Birinci grup ülkelerdeki devrimciler
koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak
böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek olanağına sahiptirler. Ama o devrimin doğal taşıyıcısı
itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması nedeniyle de işleri çok daha zordur. Ancak eski düzenin savunucusu güçlerin - tarihsel nedenlerle - zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidarı ele geçirebilirler. Temel devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise
ideolojiye büyük ağırlık vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş "bilinçli" bir çekirdek güç oluşturarak telafi etmeye çalışırlar.
Toplumlardaki güçler dengesinin değişmesine karşıneski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi
devrimin nesnel ( objektif ) koşullarını oluşturur. Varolan bu düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise
devrimin öznel ( subjektif ) koşulu sayılabilir. Devrimi
bilinçsiz bir ayaklanmadan
kızgınlık birikimlerinin kırıp - dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik
sahip olunan "devrimci bilinç"
yani "bilinç" ögesidir.
Evrim sonucu doğan devrimlerdeideoloji evrime koşut olarak doğar
devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde ideolojinin ağırlığı
nesnel koşulların
çok gerisinde kalır. Oysa geri kalmış ülkelerde nesnel koşullar yeterinde oluşmamış olduğu için
ideolojinin önemi artar. İdeoloji
devrimi olanaklı kılan ortamdaki
somut koşullardaki eksikliği giderme
boşluğu doldurma işlevini üstlenir. Burada ideoloji
yine devrimci eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte
devrim öncesinde hazır olarak vardır ve çoğunlukla da
ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden aktarılmıştır. Amaç zaten o ülkelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde ulaşmak olduğu için
bunu doğal karşılamak gerekir. Devrimci ideoloji
devrimin öncüsü güçlerin toplumsal özelliklerine göre bazı değişimler geçirmekle birlikte
ana doğrultuda aynı kalır.
Her devrim belirli toplumsal güçlere dayanarak gerçekleşir. O güçlerin yeterince gelişmediği ortamlarda isedevrimci ideolojinin kendisi
yaratığı bilinç ve kitlesel etkisiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir ayaklanmanın
bir hükümet darbesinin
bir bağımsızlık savaşının
tarihi hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde
devrimci ideolojinin etkisi büyüktür. Ama ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde
o ideolojinin dogmatikleşmesi olasılığı da artar. Çünkü söz konusu ideoloji
bir anlamda
varolması istenilen
ama henüz varolmayan koşulların ürünüdür.
Mustafa Kemaltıpkı Lenin gibi
Birinci Dünya Savaşı'nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak
evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal - siyasal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. Lenin
Rusya ordusunun perişan olması sayesinde
küçük ama iyi örgütlü ve bilinçli bir güce dayanarak siyasal iktidarı ele geçirirken; Mustafa Kemal
ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir. Lenin'in Rusya'nın koşullarına uydurmaya çalıştığı marksist ideoloji - yukarıda değindiğimiz nedenden dolayı - dogmalaşırken; Mustafa Kemal
liberealizm ve sosyalizmden yararlanarak Türkiye'nin koşullarına göre oluşturmaya çalıştığı devrimci ideolojinin dogmalaşma olasılığını önlemeye çalışmıştır. İdeolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak
bir anlamda "sürekli devrimcilik" anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine
kemalizmin ideolojisi vardır
ama "öğreti"si ( doktrini ) yoktur.
Kemalizm'in önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Bu ereklere ulaşmak içinideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk
cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden; devletçilik
halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlendi.
Ulusçuluk
Kemalizm içinde "milliyetçilik"bir yandan ulusal bağımsızlığın sağlanması
öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öge oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak
uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması
çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için de bir ön koşuldu.
Çeşitli kaynaklardan beslenen gecikmiş Türk milliyetçilik akımının bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu. Bir yandan ulusal bağımsızlığı sağlamaköte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa Kemal
elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama
aynı zamanda
eylem içinde onu aşmış
kendi damgasını taşıyan bir milliyetçilik anlayışına ulaşmıştır. Bu
sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen
ırkçı olmayan
çoğulcu bir millyetçiliktir.
Atatürktüm sömürge durumundaki ülkelerin
kendi deyimiyle "mazlum milletler"in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden söylemiş
ulusal kurtuluş savaşının başarısı ile de onlara cesaret vermiştir. Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı
giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist milliyetçilik anlayışının dışa yönelik hedefi
"çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak"tır. Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen
ekonomik bağımsızlığı da içeren bir "tam bağımsızlık"
bu hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi iseçağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu ulus
ne "ırkçı" ne de "ümmetçi" bir anlayışı yansıtmaktadır. Atatürk'e göre ulus
ne din ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan temel öge
ortak tarih
o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak ortak kültürdür. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir onuşmada
Türk
Kürt
Laz
Çerkes birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış
Kurtuluş Savaşı sırasında hep "Türkiye Milleti" deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de
örneğin "Ne mutlu Türk olana" dememiş
"Ne mutlu Türk'üm diyene" demiştir. O'nun için "Türk"
Anadolu toprakları üzerinde "kederde
kıvançta" dayanışma içinde olan insanların adıdır. Orta Asya'daki Türk o milliyetçilik çerçevesinde yer almazken
Anadolu'nun tüm insanları
etnik kökenine bakılmaksızın ulusun bir parçası sayılmaktadır. Atatürk "Medeni Bilgiler" kitabında şöyle demiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de
"ulus
dil
kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür."
Atatürkulus kavramından din ögesinin dışlanmasını
dinin ulus dışında ayı bir olgu olarak değerlendirilmesini ise şöyle savunmuştur: "Türkler islam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra
bu din
ne Arapların
ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesin etmedi. Bilakis
Türk milletinin milli bağlarını gevşeti; mili heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin amacı
bütün milliyetlerin üzerinde
hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi."
Milliyetçilikaynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların
dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu
toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle
toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.
İleri milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değilonların acılarını dindirmeye yöneliktir. İlerici milliyetçilikte
insanları egemenlik altına almak değil
onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır. İlerici milliyetçilik
bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini savunur. İlerici milliyetçilik
bölücü değil
birleştiricidir. İlerici milliyetçilik
savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde
yukarıdaki amaçlar uğruna kabul eder. İşte ilerci milliyetçilik
kemalist milliyetçiliktir. Bu nitelikleriyle de
çağdaş
evrensel ve kalıcıdır.
Cumhuriyetçilik
Kemalizmin ilkelerinden "Cumhuriyetçilik"bir anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise
ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafıdan belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik
giderek "demokrasi" ile bütünleşmekte
eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda
siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkması
laikleşmesi
siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke
iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle
meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da
halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.
Mustafa Kemal'e göre"Yeni Türkiye Devleti" bir halk devleti idi. Oysa geçmişteki devlet
bir "kişi devleti" idi
kişilerin devleti idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: "Cumhuriyet rejimi demek
demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk
on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır.
. Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur." Suna Killi'nin de altını çizdiği gibi
kemalist cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu
demokratik
özgürlükçü ve çoğulcuydu.
Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk1930'lar Avrupası'nda neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist
komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı koperatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi
özellikle faşist - nazist modelden etkilenmişlerdi.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile oldukça demokratik bir mecliste tartışılarakzaman zaman sert biçimde eleştirilerek
denetlenerek yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi yaparken
elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak amacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da
demokrasinin O'nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor: "Onlar ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında kalındığı zaman
zorunlu olarak onaylanır" diyordu.
"Hiçbir totaliter rejim tasavvur edemeyiz kibir muhalefet yaratmak amacıyla kendiliğinden bir teşebbüste bulunsun" görüşünü savunan Ergun Özbudun'a katılmamak olanaksız. Serbest Fırka'nın kurulması aşamasında Atatürk'ün Fethi Bey'e yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: "Büyük Millet Meclisi'nde ve millet önünde işlerin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir." Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü gösteren Atatürk
özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına sahipti. Özgürlük anlayışı ise
sadece başkasına zarar vermemek anlamında bir "negatif özgürlük" anlayışıyla da sınırlı değildi. İnsanın kendi yeteneklerini geliştirmesi anlamındaki bir çağdaş özgülük anlayışını daha 1930'larda savunmaktaydı.
Atatürk'ün yaptığı ve yapmaya özen göstediği bazı şeyler var kigünümüzün "katılımcı" demokrasi anlayışını daha o zamanlar
sezgileriyle benimsediğini düşündürmektedir. ( Bu açıdan
örneğin 12 Eylül Anayasası'nın demokrasi anlayışından çok daha ileridir: Dünya'da ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara
ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri çocukların
kentlerdeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına oturmalarının
onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi davranmalarının
bir oyun havasının ötesinde anlamlı olduğu açıktır. Belki yine ilk kez
bir önder
devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan
gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş
1924'te seçmen yaşını 18'e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek
hiçbir gereksinme yokken
Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini - demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce - veren
kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk'tür.
Atatürk bununla da yetinmemişgerçekleştirdiği büyük "kültür devrimi" açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Herşeyin devlet içinde ve "devlet için" olduğu faşizmin yükselme döneminde bile
Türk Dil ve Tarih Kurumları siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için
kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 "Halkevi" ile dört bin kadar "Halkodası" da
kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte
büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar
"kitle örgütleri"nin kötü gözle görüldükleri 1980'lerin Türkiye'sinden yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir.
Mustafa Kemaldemokarasinin herşeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi
milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş
ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre (
. ) yapar. Demokrasi prensibi
ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde
her çeşit özgürlüğü
yaşamak özgürlüğü
çalışmak özgürlüğü
düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır."
Halkçılık
Mustafa Kemal'in demokrasi anlayışıKemalizm'in en önemli ilkelerinden olan "halkçılık"tan da soyutlanamaz. Atatürk başlangıçta halkçılığı şu şekilde tanımlıyordu: "Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel eğilimlerini isbat etmiştir. O da halkçılıktır
halk hükümetidir
hükümetlerin halkın eline geçmesidir." Ama zamanla bu ilkenin de içeriği gelişti ve Halk Partisi'nin programlarında üç ögeyi içermeye başladı: Siyasal demokrasi
yasalar önünde eşitlik
sınıf çatışmalarının kabul edilmemesi ve toplumun dayanışma içerisinde gelişmesi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde girişilen reformlar hep devleti kurtarmak amacına dönüktü. Oysa Mustafa Kemalhalka güç kazandırmadan
halka dayanıp onun yaratıcı gücünden yararlanmadan çağdaş bir topluma ulaşılamayacağının bilinciydeydi. 1922'de Meclis kürsüsünden şunları söylüyordu: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi
gerçek üretici olan köylüdür
. Diyebilirim ki
bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Gerçekten
yediyüz yıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek
kanlarını akıttığımız
kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yediyüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik
küstahlık
zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım."
Mustafa Kemalyüne Kurtuluş Savaşı yıllarında Meclis önünde yaptığı bir konuşmada
halkçılığın toplumsal - ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu: "Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman
biz yaşamını
bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz
zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak
yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine
hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal uğraştır."
Kemalizmşekilciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle yapılan birçok reform
Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin - halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi
"Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla gerçekleştirilen "dil devrimi"
yani dilde arılaştırma çabalarıdır. Sadece seçkinlerin anladığı Arapça - Farsça yüklü Osmanlıca terkedilmiş
türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe yazın ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine latin alfabesinin kabulü
halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır.
Kemalist halkçılık"ayrıcalıksız
sınıfsız" bir toplum öngörüyrodu. Fakat bu toplumsal sınıfları kaldırmayı amaçlayan marksist anlayışı yansıtmıyordu. Kurtulış Savaşı Türkiye'sinde marksist anlamda bir "egemen sınıf" ve işçi sınıfı bulunmadığı varsayımından hareket etmekteydi. Öyleyse varolmayan bir sınıf çatışması ve ayrıcalıklı toplum kesimleri yaratılmamalıydı. Ekonomik gelişmeyi sağlamak için toplumdaki tüm olanaklar değerlendirilmeye çalışılırken bu beklentiye ters düşen bir durumun doğması
Kemalizmin
Suna Kili'nin vurgulamaya özen gösterdiği bir temel özelliğin gözden kaçmasına neden olmamalıdır: "Atatürkçülük
herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden
ılımlı toplumculuğu öngören
her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık
yönetimde
siyasada
kalkınmada
gelirlerin dağılımında
devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar."
"Peki halk nedir?" sorusunun yanıtını ise biz verelim: Halkayrıcalıklara sahip bulunmayan toplum kesimlerinin toplamıdır!
Devrimcilik
Kemalist "devrimcilik" ilkesihalkçılıkla ve hatta demokrasi anlayışı ile iç içe bir anlam taşır. Mustafa Kemal'in 1923'te Konya'daki bir konuşmasında yer alan şu cümleler
O'nun nasıl bir devrimcilik anlayışından hareket ettiğini
hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir biçimde sergilemektedir: "Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe
aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf telkinle
aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına göre ikna etmeyi başaramayınca
başka yollara başvurur. Halka zorbalık etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için
aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği ilkeler
halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Bu halk bir defa karşısındakinin samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin herşeyden evvel millete güven vermesi gereklidir."
Buseçkinciliği açıklıkla yadsıyan
halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik anlayışıdır.
Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci yanı eski düzenin geçerliğini yitirmiş kurumlarını yıkıpyerlerine çağın gereksinmelerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm bununla yetinmemekte
devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere
değişmelere açıklık biçiminde anlamakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.
Atatürkdevrimcilik ilkesinin birinci ögesini şöyle tanımlıyordu: "Devrim
Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine
ulusun en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini temin edecek yeni kurumları koymuş olmaktır." Atatürk
yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasını elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama O'nun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin
değişen koşulların yeni kurumları
yeni atılımları gerektireceğinin bilinciydeydi. Bu nedenledir ki
Kemalist ideolojinin kalıplaşmasına
bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak sadece kurumların değil
düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini biliyordu. İşte bu nedenledir ki
Kemalizm'in devrimcilik ilkesi
aynı zamanda bir "sürekli devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır.
En ilerici kurumlar bilekoşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin "bekçiliği" ile yetinenler
değişen koşulların gerisinde kalmaktan
tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizmin bu sürekli devrimcilik anlayışını benimsemeden
sadece Mustafa Kemal'in sağlığında gerçekleştirdiklerinin bekçiliği ile yetinenleri "Kemalist" ya da Atatürkçü saymak olanaksızdır.Suna Kili
"Devrimcilik kalıplaşmayı
durağanlığı
köhneleşmeyi
işlevini kaybetmeyi
çağın
toplumun gerisinde kalmayı önlemek
dinamik bir devrimin anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur." derken haklıdır. Emre Kongar da
aynı gerçeği şöyle ifade etmektedir: "İkinci anlamda devrimcilik
Türk Devrimini
temel ilkeleri yönünde götürme görevini içeriyordu. Yalnız mevcudun ve gerçekleştirilenin korunması ile yetinilmeyecek
Türk Devrimi
zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre
temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti."
Devletçilik
Kemalizmin "devletçilik" ilkesini dehalkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Yoksul
yüzyıllardır ihmal edilmiş olan halk nasıl kalkınacak ve hakettiği çağdaş yaşam düzeyine ulaşacaktır? Batı'nın gelişmiş toplumlarının nasıl bir yoldan geçerek o noktaya geldikleri biliniyordu. Bir yandan kendi halklarını
öte yandan geri kalmış ülke halklarını sömürerek bir sermaye birikimi oluşturmuşlardı. Türkiye'nin kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Halkın sırtından bir sermaye birikimi oluşturulmasına
onun birkaç kuşak daha yoksul tutulması pahasına bir kalkınmaya ise "halkçılık" anlayışı karşıydı.
1923 - 1930 arasındakalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin ne yeterli parası
ne yeterli deneyimi
ne de yeterli teknolojik birikimi vardı. Dünya'yı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise
liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Kemalizm
ülkeyi kalkındırmak
halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "devletçilik" ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak
sanayi gerçekleştirilecek
hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.
Kemalist tek partinin programında 1935 yılında yapılan düzeltmelerden sonradevletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu: "Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için
milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde
özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar
özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir."
Kemalist devletçilik anlayışınınbütün üretim araçlarını devletin elinde toplamayı öngören marksizm ile kuşkusuz ki hiçbir ilgisi yoktur. Hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu. Devlet ekonomiye yön verecek
kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği
başarılı olamadığı ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yapacaktı.
Türkiye başlangıç aşamasında devletçiliğin iki büyük yararını gördü: Bir yandaözellikle altyapı ve sanayi yatıımları sayesinde oldukça hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirilirken; öte yanda
sanayileşmenin devlet eliyle oluşumu sayesinde
Türk işçisi Batı'daki örnekleri gibi insancıl olmayan koşullar içinde birkaç kuşağın feda edildiğini görmedi. 1929 - 1939 arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken
Türkiye'de sanayi üretimi artışı yüzde 96'yı buldu. Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke
bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme sağlayamadı. Giderek oluşmaya ve büyümeye başlayan sanayi işçisi sınıfı nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse; yine kan dökülmesine
kuşaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek kalmadan insancıl çalışma koşullarına kavuştu. Kemalist "sürekli" devrimcilik anlayışını daha sonra sürdürenler
sendikalaşma
grev ve toplu sözleşme gibi hakları vermek için de işçi sınıfının rejimi zorlamasını beklemediler. ( Ama uğrunda savaşım vermeden elde edilen hakların yeterince bilincinde olunamadığını daha sonraki deneyimler göstermiştir. İşçi sınıfı
ancak elinden alındığı ya da kısıtlandığı zaman
sahibolduğu hakların ve özgürlüklerin önemini yeterince kavrayabilmiştir. Demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile
işçilerin seçme hakları elde etmek için nasıl uzun ve kanlı savaşımlar verdiği unutulmamalıdır! )
Laiklik
Altı ok ile simgeleştirilen Kemalist ilkeler içerisindeAtatürk'ün kuşkusuz ki
en önem verdiği ilkelerin başında "laiklik" geliyordu. Mustafa Kemal
ülkenin koşullarının daha hiç hazır olmadığı bir aşamada bile
çok partili düzene geçiş için sakınca görmezken
tek bir koşul ileri sürmüştü: Laiklikten ödün vermemek! Serbest Fırka'nın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar'a yazdığı ve daha önce de sözünü ettiğimiz mektubunda şu satırlar dikkati çekiyordu: "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki
laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur."
Bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından laiklikdemokrasi anlamındaki cumhuriyetçiliğin de
milliyetçiliğin de
devrimciliğin de
ve hatta halkçılığın da ön koşulu olduğu için bu ölçüde önem taşımaktadır. Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü
gerçek anlamda bir özgür seçim olmaz. ( Bütün dünyada özgürlük ve demokrasi rüzgarları eserken
baskı rejimleri birbiri peşisıra yıkılırken
bundan en az etkilenenin - laikliği kabul edememiş - müslüman ülkeleri oluşu rastlantı mıdır? ) Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öge ulus değil
inananların oluşturduğu "ümmet"tir. ( Bu anlayış içinde örneğin Arap ve İranlı
müslüman Türk ile aynı toplumun bir parçası sayılırken
hrıstiyan Türk olan Gagavuzlar ( Gökoğuzlar )
Türkçe konuştukları ve çok daha ortak kültürel özellikler taşıdıkları halde "yabancı" sayılacaklardır. ) Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda
bilimin va çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil
dinsel seçkinlerdir.
Tarih boyunca hemen tüm devrimcilerdin ile değil
ama bir kısım din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü eski düzenle çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi
köklü değişimlere hep karşı çıkmış
dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek
Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.
Fransa'daki müslümanların manevi önderi Şeyh AbbasTürk toplumunun dışından bir gözlemci olarak
bu konuda şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için devrimine önce onlardan başladı. O din adamlarının cehaletinden korkmakta
onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları
savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası
dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğu'nu çökmüş
parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması
yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı
İslam'a karşı değil
."
Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var kidin Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi sey ki akla
mantığa
halkın menfaatine uygundur; biliniz ki
o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı
mükemmel olmazdı
son din olmazdı."
Mustafa Kemalİslam dininin zamanla özünden uzaklaştığını
birçok yabancı ögenin - yorumlar ve boş inançlar olarak - işin içine girdiğini düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı
ama bilerek
mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: "Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım
arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."
Müslüman Türk halkıKuran'ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan gene aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra
tutucu
Kemalizme karşı güçlere verilen bir ödün olarak ortadan kalktı.
Kemalizmsırasıyla siyasal sistemi
hukuk sistemini
eğitim sistemini ve kültürü laikleştirdi. Bir islam ülkesindeki ilk laik devlet böylece doğdu. Eğer çok sayıdaki müslüman ülke içinde çağdaş demokratik bir hukuk devletine sahip tek ülke Türkiye ise
bunun laiklikle bağlantısı olmadığını öne sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde
Türkiye'nin müslüman ülkeler içinde en sanayileşmişi
en ileri teknolojiye ve çağdaş ekonomiye sahip bulunanı oluşu da ayrıca düşündürücüdür!
Yeni İnsan
Geri kalmış ülkelerin genellikle kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme insandır. Üstelik diğer kaynakları harekete geçirebilecek güç de gene o insan ögesidir. Bu nedenlegeri kalmış ülke devrimleri
her şeyden önce insanı değiştirmeye
daha etkili daha bilinçli bir "yeni insan" yaratmaya yönelik
insanın düşünüş ve davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik bir "kültür devrimi" olmak zorundadır. Geri kalmış ülke devrimcileri
bu yeni insanı yaratabildikleri ölçüde başarıya ulşırlar.
Hiç kuşku yok kiMustafa Kemal
tarihin tanıdığı en cüretli
en büyük ve kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde
dinde
hukukta
yazıda
giyside
eğitimde
tarihte yaptığı reformlar; bazıları bugün biçimsel görünse bile
inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin
bir bütün içinde çok anlamlı olan parçalardır. Osmanlı İmparatorluğu içinde dili ve tarihi unutturulmuş
kendine güvenini yitirmiş bir halktan
çağdaş
başı dik
kendisiyle gurur duyan bir ulus yaratabilmiş olmanın ne büyük ve zor bir sonuç olduğunu bugün takdir edebilmek zordur.
Napolyon"Süngülerle herşey yapılabilir
ama üzerine oturulamaz." diyor. Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket
dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder
ne kadar büyük olursa olsun
belirli bir toplumsal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı
dayanmak zorunda kaldığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse
o ölçüde başarılı sayılır.
Mustafa Kemal'inbirinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker - sivil bürokratlar
ulusal nitelikli ama oldukça zayıf bir kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği
örneğin bir işçi sınıfı yoktu. Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma
yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebilmekti. Ama örneğin sıra "toprak reformu"na geldiğinde
başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı
hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları" idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını
1920'lerin Türkiyesi'nin toplumsal - ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini gözönüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.
Fransız araştırmacı François Georgeon şunları yazıyor: "KemalizmAvrupa dışında güçlü yankılar uyandırdı. Bugün Üçüncü Dünya adını verdiğimiz
Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan alanda
Türkiye'nin 1919'dan sonraki atılımı ve uygulanan reformlar çoğunlukla tutku dolu bir dikkatle izlendi. Bağımsızlığı kazanmak
ekonomik - sosyal kalkınmayı sağlamak için uygulanacak reçetelerle ilgili olarak Kemalizm'den alınacak dersler araştırıldı."
İran'lı muhaliflerdenHalkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi ise bir Türk gazetecisine şöyle diyor: "Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi laik bir müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem sizinkinden yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı
Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz
."
--------------------------------------------------------------------------------
A. Taner KIŞLALI - Siyasal Çatışma ve Uzlaşma1993
S. 120 - 135 ( Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )

konu cok önemlidir ve sabitlenmiştir
emeğine sağlık.güzel paylasım
![]()

Kemalizm her Türk'ün mutlaka sahip olması gereken bir ideolojidir.
Teşekkürler.
Kemalizm Atatürkçülüktür
Ayrıca Kemalizm'i Atatürkçülükten ayrı gösterip Kemalizm başlığı altında Atatürkçülüğe küfreden insan sayısı yurdumuzda bi hayli fazladır
Kemalizm adam olmaktır
Kemalist olmak camlara duvarlara Atatürk resmi asmak değildir ayrıca
Atatürk'ün ideolojilerini kendi içnide hazmedebilmek ve onları hayatın her alanında uygulayabilmektir
Konu Revolución tarafından (11-07-2008 Saat 14:03 ) değiştirilmiştir.

Kemalizm Atatürk ilke ve inkılaplarına iman etmiş kişilerin ideolojisidir
hocam bunun daha kısası yokmu
Şu an 1 kişi bu konuyu görüntülüyor. (0 üye ve 1 misafir)
Bookmarks