Bursa sokaklarını daha evvel hiç bu kadar heyecanla adımladığımı hatırlamıyorum. Alâaddin Paşa’nın yegâne yâdigârı olan camiyi ziyaret edecektik. Osman Gazi’nin oğlu olmasına rağmen nedense hiç ön plâna çıkmamışderinlemesine incelemek şöyle dursun zaman içinde âdeta unutulmuş bir Osmanlı ahfadının
içine hapsedildiği bilinmezlik sandığının kapağını aralamaya kararlı birer mazi avcısı olarak tarihî sur kalıntılarının arasına dalmıştık. Münzevi ve ahlâkî bir hayat tarzının
taşıyla toprağıyla ete kemiğe bürünmüş aksisedası diyebileceğimiz Alâaddin Mahallesi
hâlâ kuruluşun bereketli havasını soluyan çehresiyle bir tarih girdabının içine çekivermişti bizi. Bu şirin mahalle
Bursa’nın fethinden sonra şehirde Türk hâkimiyetinin ilk sembolü olan bu caminin etrafında teşekkül etmiş
insanî yüzünü muhafaza edip kâh fetih günlerinin saf neşesini kâh kuruluş yıllarının huzur rayihalarını günümüze taşımıştı. Çevreden merkeze doğru yol alırken
yolun çatallaştığı noktada haşmetli çınar kendini gösteriverdi. Böylece mahallenin kaynağına
özüne
ilk ruhanî membaına
yani Alâaddin Camii’ne geldiğimizi anlamıştık; çünkü çınar oradaydı! Hani sayısız Osmanlı eserini ve şimdi de yanı başımızda duran bu sevimli camiyi gözetleyen
görkemli kollarıyla asırlardır nice ecdat yadigârını kaderlerine terk edildikleri meş’um devirlerde bile yalnız bırakmayan o sâdık dost… Alâaddin Paşa’nın mütevazı ve derviş meşrep kişiliği
ismini verdiği bu mahalleye sinmişti besbelli. Mâbedin dış duvarına gömülmüş tarihî çeşmeden sonra avludaki servi de
‘Hoş geldiniz!’ diyor bize. Cami
belli bir esnekliğe sahip tuğla minaresi
tek kubbesi
doğu ve batı yüzleri kapalı üç bölümlü son cemaat yeriyle
müstakbel Bursa üslûbu camilerine öncülük etmiştir. Son cemaat yerinde devşirme malzeme olarak kullanılan Korint sütun başlıkları ister istemez dikkatimizi çekiyor. Bu parçaların
ağacından yaprağına
taşından tuğlasına buram buram Osmanlı kokan bu mekânda
alâkasız birer nesne olarak sırıtmalarına aldanmamak gerekir. Fikir meşalelerini yakan küçük kıvılcımlardır aslında onlar; Osmanlı sanat zevkinin bir mimarî kalıntıyı hangi medeniyete
hangi kültüre ait olursa olsun zayi etmeme ve yine aslına uygun olarak bir başka eserde değerlendirme inceliğinin zarif emareleridir.
Avluda cami mütevellisine ait meyve motifli birkaç mezar taşını okumakorijinalliğini koruyan parçalı mermer zemine ‘Aman incitmeyelim!’ kaygısıyla ürkerek basmak
soğuğa aldırmadan şadırvanda abdest almak
caminin harîminde ihtiramla kaybolmak tarifsiz bir heyecan vermişti doğrusu. Defalarca tadilât görmesine rağmen sanki hiç değişmemiş burası; abdalların
gazilerin
alperenlerin velhâsıl Osmanlı’nın mânevî harcını karıp devlet burcuna ilk taşları koyan gönül erlerinin ara ara toplanıp hasbıhâle daldıkları; devletin bekâsı
milletin selâmeti
ordunun muzafferiyeti için ihlâslı yakarışlarını semaya uçurdukları o ilk günlerin ruhaniyetli havasını bu küçücük harîminde hâlâ saklıyor. Osmanlıların bir cami suretiyle Bursa’ya attığı bu ilk imza
sadece üzerine titreyip asırlardır muhafaza ettiği mazi hatıralarını değil
zamanın kendisini de burada saklamıştı. Serin servinin altında rüya ve hakikat tahterevallisinde gidip geldikten sonra mekânın efsunlu rüzgârına kapılıp bir ecdat rüyasının içinde buluveriyoruz kendimizi…
Yıl 1326. Yer Bursa. Fetih coşkusunun tazeliğini koruduğu aynı günlerde ebediyet yurduna göçen gazalar sultanı Osman Bey’in yası gönüllere çökmüşKayıların istikbaline yön verecek âli meclisin ne zaman toplanacağı sorusu tahammül kapılarını zorlamaya başlamıştır. Nihayet oğulları Alâaddin Paşa ve Orhan Gazi başta olmak üzere kimi baba dostu gaziler
ahiler ve aksakallı bilgeler Bursa Hisarı’ndaki Ahi Hasan Tekkesi’nde toplanırlar. Osman Gazi’nin terekesi mevzu olup mirası paylaşılacaktır. Gel gör ki odada kol gezen hüzünlü hava
mirasın umulandan daha kısa sürede beyan edilmesiyle çok geçmeden dağılır gider. Meraklı gözler hayretle büyürken
başlar takdir ve hürmetle sallanır; onca fetholunan beldeye mukabil Osman Gazi’nin şahsî terekesinden ne altın akçeler çıkar ne de hazineler… Çıka çıka ‘sırtak tegele’ denen kumaşı
tuzluğu
kaşıklığı
ayakkabısı
at zırhı ve koşumları
çift bellemesi ile cüz’i bir at ve koyun sürüsü çıkar. Alâaddin Paşa hanlığın gereği olarak bu mütevazı mirasın
başa geçecek kişiye bırakılmasını münasip görür. Mallar adresini bulur bulmasına ama
hakiki miras hâlâ ortada durmaktadır. Kayıların başına kim geçecektir? Esas halledilmesi gereken mesele budur. Orhan Gazi kardeşine “Gel imdi çoban sen ol.” deyince Alâaddin Paşa işi hakkına teslim etmenin gönül rahatlığıyla “Atamuzun duası ve himmeti senün iledür. Anun içün kim kendü zamanında askeri sana koşmuş idi. İmdi çobanlık dahi senündür.” der. Hâzirun bu cevaptan pek mesrur olur. İki kardeş arasında geçen bu taht ikramı evvelâ vahdeti muhafaza edecektir. Ayrıca Alâaddin
bu müstesna feragatiyle istikbâldeki nesillere kuruluşun şahin bakışlı iradesinden ateşîn bir mesaj vermekte ve adanmış bir ruh portresinin aurasını kendi aynasından yansıtmaktadır. ‘Bu ne fedakârlık ne diğerkâmlıktır böyle!’ fısıltısı dolaşır hâzirun arasında; saltanatta gözü olmayan Osmanoğullarının bu ihlâs üzere dâim olması duaları dökülür dudaklardan. Anlaşılan ömrü gazalarda geçen ata Osman
miras niyetine hem fazilet kozasında ördüğü ibretamiz bir hayat felsefesi
hem de uhuvvetkâr oğullar bırakmıştır geride kalanlara. Hanlığı reddeden Alâaddin
kardeşi Orhan’ın
paşalık teklifine de (şimdilik) evet demez. “Kite Ovası’nda Fodra derler bir köyün kendine verilmesi talebi”yle yetinir ve burada inzivaya çekilir. Nitekim Fodra’nın bugünkü ismi Alâaddin Bey Köyü’dür ki
bunu Âşık Paşazâde ve Neşri
15. asır sonlarına tarihlerken
1522 senesi Bursa evkafına ait bir tapu defteri de hâlâ bu köyde torunlarının yaşadığını haber vermektedir. 1333 senesinden kısa bir süre sonra vefat eden Paşa
bugün Osman Gazi ile aynı türbede yatıyor.
Şu an 1 kişi bu konuyu görüntülüyor. (0 üye ve 1 misafir)
Bookmarks